11 Mayıs 2017 Perşembe

Genç Sporun Yaşlı Geleneği

Genç Sporun Yaşlı Geleneği
Hayatında, psikolojik veya fiziksel anlamda büyük bir darbe almamış her genç spora ilgi duyar. Gerçi bunu ben de bilmiyorum. Belki de bu durum sadece bu ülkede geçerlidir ve sadece bizim bu tarz bir bayramımız vardır. Bilgi sahibi olmadığım bir konu hakkında, böylesine kesin bir yargı bildiren bir cümleyle giriş yaptığım için utanıyorum ve o yüzden yazımı tecrübe ve düşüncelerimle sınırlandıracağım. Eğitim hayatımda, farklı il veya ilçelerde birçok kez okul değiştirdim ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki özellikle bazı spor dalları gençler için vazgeçilmez.
E tabi kanı kaynayan bu gençlerin enerjilerini atmaları lazım. Tabi tabi. Mesela futbol oynayarak atacaklar. Siyahlı beyazlı bir top nereye giderse, yorgunluktan bitap düşene dek ve terden sırılsıklam olana dek peşinden koşarak. (Kaleye çok yaklaştığında) büyük bir heyecan ve umutla ona tekme sallayarak. Top direkten döndüğünde de söylenebilecek en kötü söz için yaratıcılığını kullanıp kelime dağarcığını genişleterek. Düşüp dizini bir kayaya vurarak, kimi zaman acı çekip ağlayarak ve kimi zaman da zafer sevinciyle dağları taşları inletecek kadar yüksek bir sevinç çığlığı kopararak. Oyunda arkadaşlarını ona destek olurken gördüğünde mutluluktan gözyaşı dökerek. Fakat takımının kaçınılmaz yenilgiye uğrayacağını önceden kestirdiği ya da birkaç aksaklık yüzünden bu önyargıya kapıldığında da “Hulk” a dönüşüp içindeki karanlık yaratığın kendisini esir almasına müsaade ederek; arkadaşlarına bağırıp çağırıp kalp kırarak ya da tam tersine onların da “Hulk” a dönüşmesine neden olarak gergin bir ortam oluşturarak.
Haklılık veya haksızlık kavramlarının bu saatten sonra hiçbir şey ifade etmediğini, artık mutlak hükmü yalnızca fiziksel kuvvetin verebileceğini tüm benliğiyle kavrayarak. Kin ve nefret dolu bir gün, bir hafta ya da bir ay geçirerek. Sonunda da içinde bulunduğu durumdaki saçmalığı küçük ya da büyük bir şeyden ötürü anlayarak, arkadaşlarıyla barışarak ve barıştıktan hemen sonra maç yaparak bu döngüyü tekrarlayarak atacaklar üzerlerindeki bu adenozin trifosfat nükleotitlerini.
Tabi en popüler spor dalı olduğu için önce buna değindim. Yoksa basketbol, voleybol ve buz hokeyi de yöneldikleri diğer dallar arasında mesela. Ben hep tenis oynamak istemişimdir (her ne kadar vücudum şu an buna uygun olmasa da). İleride inşallah. Düzenli para akışını sağlayacağım ve tek endişemin “Kabız olana dek en fazla kaç bardak mango suyu içebilirim acaba?” olacağı günlerde. Bir de cim salonları var. Gençlerin %99’unun sırf daha iyi görünebilmek için gittiği fakat birkaç gün sonra üşenerek protein tozu yoluyla bu işi kestirmeden hallettikleri yer. Şayet amaçları başka olmasaydı telefonlarıyla vücutlarının geliştirdikleri veya şişirdikleri bölümlerini çekerek sosyal medya hesaplarında şu açıklamayla paylaşmazlardı: “Nasılım? (öpücük)” .
Tabi karın kaslarının üzerine baklava koyup çekip internete atmaları da gayet mümkün. Her neyse. Yalnız şu var ki hepsi de benden fiziki anlamda daha sağlıklı. Hiçbir zaman sporun, hayatımdaki düzenin bir parçası olmasını sağlayamadım ki bu hiç egzersiz yapmadığım anlamına gelmeyeceği gibi yaptığım egzersizlerin hatırının sayılacağı anlamına da gelmez. Bana en çok yardımı dokunan şey gazdı. Reklam olacak ama örneğin üç sene önce televizyonda amaçsızca, (beynimin fişini kumandayı elime aldığım sırada çektiğim için) en ufak bir düşünme belirtisi göstermeyerek kanallara zap yaparken “E2” kanalında yayınlanan “Arrow” dizisinin ilk bölümlerine denk geldim. Yani dizinin başıydı ama hangi bölüm olduğunu (bir mi, iki mi, üç mü) hatırlamıyorum. Belki dört veya beştir.
Her neyse, bölümü bitirdikten hemen sonra (betimlemesi caizse) otuz beş derece yaz sıcağından dolayı beş yüz ton ter tutan atletimi odanın en uzak köşesine fırlattığım gibi şınav çekmeye başladım ki bu benim için normalde olduğundan çok daha yorucu oldu. Bunu yapmanın nedenlerinden biri; dizinin başrol karakterinin vücudundaki bu muazzam güçle hayatındaki birçok durumda işlerini kolaylaştırabileceğini kanıtlayarak beni özendirmesiydi, diğeri ise; ona inanılmaz derecede özendiğimi fark ederek o kasların bana ondan daha çok yakışacağını düşünmemdi. Çünkü çoğu zaman gücünü basit şeyler için kullanıyordu ki o da eğer o şey onu etkilerse. Bencildi demek istiyorum. Oysa benim öyle gelişmiş kaslarım olsa çok daha yüce bir amaç için kullanırdım. Söylemeyeceğim çünkü söylersem bu gösterişe girer.
Her neyse. Diyeceğim o ki, spor gençlerin suyudur. Bırakırlarsa benim gibi kaktüse dönerler. Bu ikisi ayrılmaz bir bütündür diyeceğim de değildir be. Of, boş yere uzatıp duruyorum. Sadede geleyim; 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutlar, sağlıklı bir gençlik geçirmenizi diler, bunun yapmacık değil hakiki bir dilek olduğunu ve inanıp inanmamakta özgür olduğunuzu belirtmek isterim. Nasıl bir bayram istediğimi sorarsanız (ki eminim sormuyorsunuzdur çünkü kimse iki artı ikinin cevabını duymak istemez) coşkulu, heyecanlı, eğlenceli, sevinç dolu, kardeşçil, barışçıl, huzurlu, sürükleyici, büyüleyici, nefes kesici, göz kamaştırıcı vb. sıfatlara sahip bir bayram istiyorum. Lütfen söyleyin, bunu kim istemez ki?

Sadede gelemedim bir türlü. Benim asıl söylemek istediklerim bunlar değil. Evet, bunlar sadece helyum gazıyla şişirilip palyaço burnu takılmış balonlar ve bulutları geçince patlayacaklar. Aslında biz öğrencilerden beklenen, balonu şişirmeden, içine çikolata ve şeker parçacıkları ufalayıp sütle doldurmak, dökülmesin diye düğümlemek, ardından üzerine gülümseyen bir surat çizmek ve “Tom Ford Patchouli Absolu Eau” parfümünü sıkmak, düşmesin diye de onu iki elle karaciğer hizasında sıkıca tutmak ve üzerindeki gülümseyen surata gülümseyerek eşlik etmek. Ha-ha-ha! Boşta kalan alın kısmına da şunlar yazılacak tabi; “Yaşasın Gençlik! Yaşasın Spor! Yaşasın Gençlik ve Spor Bayramı!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder