14 Ekim 2017 Cumartesi

Karlin alfşjdl

   Serin sonbahar rüzgarının sürüklediği seyrek bulutlar, güneşin doğduğu tarafa doğru git gide pembeleşen gökyüzünde, bazen birbirleriyle birleşerek, bazen de görünemeyecek kadar dağılarak, yavaşça süzülüyor, sanki dev ateş küresini insanlardan korumak istiyorlarmış gibi, önünde birikip büyük bir küme oluşturuyor, ama güneş mavi göğü daha da pembeleştirerek ağır ağır yükseldikçe korkuyor, yönlerini değiştirerek uzaklaşıyorlardı. Hala sönmemiş olan kutup yıldızı inatla parlıyor, sabahın geldiğine bir türlü inanmak istemiyordu. Sessizliğin hüküm sürdüğü bu anda, çevrede hafif hafif sallanan turuncu tonlarındaki ağaçların, mutlu mutlu hışırdadıkları ve güneşin altındaki dağları örtü gibi sarmış sık, kahverengiye çalan daha koyu renkteki arkadaşlarına şarkı söyleyerek, seslerini duyurmaya çalıştıkları duyuluyordu. Yer yer dikleşen, yer yer de alçalan sıra dağlar, apaçık ufukta, kıvrıla kıvrıla yayılan bulutların kaçtıkları yöne doğru gittikçe koyu pembeye dönen göğün altında, sonsuza dek uzanıyordu. Kocaman ormanların arasından bazen, bir tavşanın birden noktacık halinde belirdiği, ağaçların seyrelmeye başladığı dağın eteğine doğru aceleyle koştuğu, ara sıra durup arkasına, hala kovalanıp kovalanmadığını öğrenmek için baktığı, kulaklarını dikip, burnunu oynatıp koşmaya devam ettiği, bazen göz alabildiğine uzanan ağaçların arasından, sanki güneşin bir an önce yükselmesini, ortalığın daha da aydınlanmasını istiyorlarmış gibi bir yükselip bir alçalarak sabırsızca uçuşan kuşların havayı kontrol edip, git gide artan cıvıltılarıyla birbirlerine henüz erken olduğunu haber verdikleri, bazen patlayan bir tüfeğin, kuşların cıvıltılarını kanat seslerine çevirdiği ve ormandan tıpkı arı kovanından boşalan arılar gibi büyük bir kitle halinde fırlayıp uzaklara kaçtıkları, avcının oradan gittiğini fark edince de tekrar eski yerlerine dönüp bu kez daha yüksek sesle öterek sabah sessizliğini iyice bozdukları görülüyor, duyuluyor, doğanın havada artmaya başlayan esintiye eşlik ederek uykusundan ağır ağır uyandığı hissediliyordu.
   Asfalt yolun son bulduğu evin arka tarafında, üzerinde iyice sıklaşmış ve sararmış otlar olan, kalın mermerlerle çevrelenmiş ufak bir mezardan başka, sağ köşesinde sarı otlarla çevrili, rüzgara rağmen hareket etmeden duran ve bir kolunu sanki birilerinin bu güzel manzarayı izlemesi için yana doğru daha da uzattığı iri gövdeli yaşlı bir ağaç bulunan, taştan yamuk yumuk bir duvarla sarılmış geniş bahçede bir de; ağacın uzattığı kalın, biçimsiz koluna oturan, küçük elleriyle ona tutunarak birbirinin üzerine attığı ayaklarını sallayan, büyülenmiş bir halde, mutlu bir yüz ifadesiyle önündeki manzarayı izleyen bir kız vardı. Üstü açık siyah ayakkabılarını ağacın dibinde bırakmış, yukarıya tırmanırken toprağa bulandırdığı beyaz çoraplarını temizlemek için ayaklarını ara sıra birbirine sürtüyor, henüz toplamadığı sarı saçları bordo rengindeki pijamasının üzerinden uçuşarak kulağını, ensesini ve bazen de yüzünü kaşındırdığı için rahatsız oluyor, tokasını evde unuttuğu için kendine kızıyordu. Etrafında görüp duyduğu herşey, rüzgarın, ağaçların, kuşların yükselen sesleri, bulutların dans ederek ilerlemesi, güneşin parlak ışınlarını yeryüzüne saçması, gökyüzünün pembeliği, dağlar, ormanlar ve üzerinde oturduğu ağacın hiç kımıldamadan durması, bunların hepsi ona; kendisini mutlu etmek için gerçekleşiyormuş gibi geliyor, büyülü bir dünyada, tıpkı etrafında yüzlerce insanın ona hizmet etmek için dört döndüğü güzel bir prenses gibi hissediyor ve gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyor, kıvrımlı küçük dudakları mutlulukla gülümsüyordu. Hatta kendisini bu dünyaya o kadar kaptırmış, içinde öyle bir heyecan duygusu uyanmıştı ki; temizleyeyim derken üzerindeki kiri daha çok yaydığı beyaz çoraplı ayaklarını birbirine sürtmeyi bırakıp, hizmet etmek için can atan ağacın ayaklarını temizlemesine izin veriyormuş gibi onları öne doğru uzattı ve bir süredir ellerinde dolaşan karıncaların tokasını getirmesini, ormanda uçuşan kuşların da getirilen tokayı alıp saçlarını toplamasını istiyormuş gibi başını hafifçe arkaya yatırdı ve gözlerini kapayıp beklemeye başladı. Bunların gerçekleşeceğine o kadar inanmıştı ki, ağaç kolunu uzatıp ayaklarını temizlemediği için, karıncalar onu dinlemeden ellerinde gezinip durdukları için ve kuşlar da ona aldırış etmeden, hatta aksi yönde uçarak ormanda kayboldukları için, üzüntü ve öfke karışımı bir duyguyla kaşlarını çattı. Dalı bırakıp sağ eliyle sol eline, sol eliyle de sağ eline vurarak üzerindeki karıncaları silkelemeye başladı ve bunu yaparken; başparmağında gezinen bir karıncanın birden durduğunu, antenlerini hızlı hızlı oynattığını ve nereye gideceğini bilmiyormuş gibi bir oraya bir buraya dönüp durduğunu gördü. Tekrar gülümsedi ve bunu çığ gibi hızla yükselen bir kahkaha takip etti. İncecik sesiyle katıla katıla gülüyordu. Gülmesinin nedeni; karıncanın sesini işitmesiydi. "Ama neden kızıyorsun ki, benim ne suçum var?" diyordu karınca. "Ben seni nasıl anlayayım? Üstelik anlasam bile isteğini yerine getiremem, çünkü arkadaşlarım bana yardım etmezler. Gördüğün gibi onlar beni yalnız bıraktı. Bu kadar zavallı olan bana kızma! Ben küçücük, güçsüz bir şeyim. Ama sana yardım edebilecek durumda olsaydım, emin ol ki yardım ederdim..."
   Havada git gide artmakta olan rüzgar, kükreyen bir aslan gibi birden bağırdı. Hemen ardından arka tarafta açılan ve kendi kendine kapanmaya bırakılan bir kapının, bir incelip bir kalınlaşan gıcırtıları duyuldu. Ağacın dalında oturan kız dönüp arkasına baktı. Birinin ayaklarını, yürüdüğü yerleri kazmak istiyormuş gibi toprak yola vura vura adım attığını ve bu adımların, oturduğu ağacın tam aksi köşesinde, taş duvarın bittiği yerde birden kesildiğini, ardından gelen ve uzun süren esnemeyi duydu. Sonra gözlerini diktiği köşede aniden upuzun bir gölge, duvarın sonuna kadar fırladı ve gölgenin sahibi göründü; üzerinde lacivert pijamaları, ayağında da arkasına basarak giydiği sivri uçlu siyah ayakkabıları vardı. Uykulu bir halde sallana sallana adım atıyor, ağaçta oturan kıza bakmadan oraya doğru yürümeye devam ediyordu.
   Bahçenin ortasına geldiğinde durdu, kıza baktı, tekrar esnedi ve esnemesi daha bitmeden, anlaşılmaz bir sesle:
- Haalin, havaldı yabmaın mı, dedi.
Kız kıkır kıkır gülerek:
- Ne? diye sordu.
Kendini zorlayarak, kısık gözlerini ona çevirdi, güçlükle:
- Kahvaltı yapmadın mı? diye tekrarladı.
- Yok, daha değil.
Elini ensesinde gezdirdi, sonra üzerindeki uyuşukluk birden gitmiş gibi, canlı bir halde, gülerek ellerini iki yana açtı:
- Bu nasıl bir cevap! Beni kim doyuracak peki?
Kız kahkaha attı. Kendisini ciddi olmaya zorlayarak:
- Kaç yaşına geldin, diye söze başlayacak oldu ancak kendini tutamayıp gülmeye başladı ve konuyu değiştirerek:
- Abi baksana, dedi. (ormanların olduğu tarafı işaret etmişti.) Sence de çok güzel değil mi? Baksana, şurada bir tavşan koşuyor. Aa, bak, bak... arkadaşı da geldi. Elinde de bir havuç var. Nereden bulmuş onu acaba?
- Eminim şimdi kavga ederler.
   Gerçekten de kızın "arkadaşı" dediği ve elinde havuç tutan tavşan, öbürünü görünce ters yöne kaçmaya çalıştı ama ötekisi hemen ona yetişip üzerine atladı. Her ikisi de aynı kalıpta olduğu için uzun süreceği belli olan bir boğuşmaya giriştiler.
- Hadi Karlin, içeriye gel de bir şeyler yiyelim.
     Karlin tavşanların kavga ettiğini görünce dudağını büzmüştü, ama birden gözlerinin önündeki sahne yok oldu ve abisinin sözüne neşeyle karşılık verdi:
- Hehe, tamam.
   Dewitt, yüzünde memnun bir ifadeyle geldiği yoldan geriye dönüp eve girdi ve o uzun gıcırtı yine duyuldu. Karlin tavşanları izleyince, içine sürekli zıplayıp durmak isteği doğdu, ağaçtan çevik hareketlerle, küçük dallara basa basa inmeye başladı, son dala geldiğinde ayakkabılarının üzerine beceriksizce atladı ve bu kez ayaklarının altı tamamen toprak oldu. Ama o bunu düşünmeden küçük ayaklarını ayakkabılarına geçirdi, çabucak cırt cırtladı ve içinde uyanan isteği bastırmak için eve doğru mutlu bir halde, seke seke, ayaklarını daha çok kirleterek yürümeye koyuldu.
***
   İçeriye girmeden önce ayakkabılarını çıkaran Karlin, ayaklarının kirlendiğini ancak eve girip, beyaz, püsküllü halıda birkaç adım attıktan sonra hatırladı. Dewitt bunun olacağını bekliyormuş gibi o eve girerken, salondan başını uzatıp bakmıştı; onun neredeyse tamamen kahverengiye dönmüş çoraplarını aceleyle çıkardığını, kirlettiği yere uzunca bir süre bakıp orayı nasıl temizleyeceğini düşündüğünü, aklına bir fikir gelince hızla koşarak giriş kapısının bulunduğu koridordan çıkıp sola, kendi odasının karşısındaki odaya girdiğini, oradan elinde ince, beyaz bir havluyla fırlayıp tekrar giriş kapısının önüne yöneldiğini ve onu, birbirine yakın olan küçük, kahverengi ayak izlerinin üzerine yavaşça serdiğini gördü. Ardından tıpkı teftişteki bir yüzbaşının son askeri sayarak sayım yapmayı bitirdiği zaman yaptığı gibi başını memnun bir halde, ağır ağır salladı.
   Karlin tekrar odasına yöneldi ve oradan; ayağına giydiği yepyeni siyah çoraplarıyla dışarı çıktı. Salonun ortasında ayakta dikilerek kendisine bakan abisine ışık saçan bir gülümsemeyle:
- Omlet mi istersin abi, yoksa haşlanmış yumurta mı? diye sordu.
   Dewitt sanki kendisine çok zor bir matematik sorusu sorulmuş gibi sağ eliyle çenesini tuttu, kaşlarını çatıp gözlerini pencerenin dibinde hareketsizce duran krem rengi kanepeye uzun uzun dikti. Karlin gülmeye hazır bir halde, ışıl ışıl gözlerle abisine bakıyor, vereceği cevabı duymak için sabırsızlanıyordu. Dewitt, birden umursamaz bir tavırla gözlerini devirip elini salladı:
- Farketmez.
   Kardeşinin küçük elleriyle yüzünü kapatıp güldüğünü görünce, onu daha da güldürmek için sesine isyan ediyormuş gibi bir hava vererek, mahsustan:
- Bir gün de hamburger yapsan ne olur sanki? diye söylendi.
   Karlin şimdi daha şiddetli bir halde, iki ön dişini meydana çıkaran bir gülüşle katıla katıla gülüyordu. Dewitt te ona katıldı. Mutfak ile giriş kapısının bulunduğu kısa koridorun dışında salon bir de sola doğru uzayıp giden, başında banyonun bulunduğu dar bir koridora çıkıyordu; bu koridorun sonunda yer alan bir odanın kapısı açıldı, evi gürleten ve tüm gülüşmelerin birden kesilmesine yol açan kalın, gür bir ses duyuldu:
- Bu gürültü de ne!
   İki kardeş gülmekten kıpkırmızı olmuş yüzlerle bir süre birbirlerine baktılar, gergin bir halde koridorun dibindeki kapının sertçe kapanmasını beklediler, kapanınca da tüm varlıklarını aniden saran büyük bir ürperişle irkildiler; ardından Karlin mutfağa geçti, Dewitt te kanepeye yatarmış gibi yayılarak oturup kahvaltının hazırlanmasını beklemeye başladı. Ama neden sonra beklemekten rahatsız olup kardeşine yardım etmek için o da mutfağa girdi.
   Mutfakta; tavanı alçak olduğu için rahatlıkla erişilebilen, çeşit çeşit bardakların, tencerelerin, tavaların, kapların ve tabakların düzgünce, alt alta ve yan yana sıralandığı küçük, ahşap dolaplar, üzerinde içi çatal kaşık dolu açık yeşil bir kap dışında bir şey olmayan, siyah gibi görünen ama yakından bakıldığında çok koyu kahverengi olduğu anlaşılan kireçten yapılma bir tezgah, lavabonun altında bulunan geniş boşlukta yarısına kadar dolmuş gri bir çöp kovası, iki yanında tezgahla aynı renkte, içinde tür tür gıdaların olduğu ve artık iyice yükselmiş olan güneşin ışınlarını açık camdan içeri fışkırtarak parlattığı çekmeceler, tezgahın karşısında duvara bitişik halde duran, üzerinde karışık bir şekilde dağılmış renk renk çiçek motifleri yer alan beyaz bir örtü serilmiş ve üç tarafında, oturak kısmı küçük, ancak çok uzun boylu birinin bile sırtını rahatlıkla yaslayabileceği türden uzun arkalıkları olan, kenarları yer yer soyulmuş, koyu kırmızı renkte, pirinçten yapılma sandalyeler bulunan ufak, kare bir masa vardı. Açık pencerenin yanında, köşede beyaz bir buzdolabı duruyordu ve küçük mutfakta en çok o yer kapladığı için, tıpkı şişman vücuduyla insanlara istemeden rahatsızlık veren her kişi gibi; mahcup bir halde, arkasından gelen elektrik seslerini kısmaya çalışarak utancını belli ediyor, herkesten özür diliyordu.
   Dewitt, sandalyelerden kapıya yakın olanını çekip oturmuş; Karlin'in maharetli elleriyle, bir tavaların bulunduğu dolaptan siyah, küçük bir tavayı eline alıp ocağa elinden kayarcasına bırakışını, bir buzdolabını açıp içinden tek eliyle kül rengindeki yumurta kutusunu çevik bir hareketle çıkarışını ve öbür eliyle, hangi hızda ittirirse hem hızlıca, hem de çarpmadan kapanacağını iyi bildiğini belli eden, mükemmel bir zamanlamayla kapayışını, dalgın dalgın seyrediyor, sofrayı kurmayı yemeğin pişmesinden sonraya ertelemeyi düşünerek üşengeçlik ediyordu.
   Karlin yumurta kutusunu ocağın biraz uzağına bıraktı, içinden dört adet yumurta çıkardı ve düşmesinler diye yeşil kaptan bir çatal çıkarıp önüne engel olarak koydu. Soldaki çekmecenin en alt bölümünü çekti, yatay halde duran ayçiçeği yağı şişesini; tıpkı buzdolabından yumurta kutusunu aldığı sırada olduğu gibi, ustaca bir hareketle aldı ve çekmeceyi yine, ancak ayağa dikilip te yağı tavaya dökerken kapanacağı mükemmel bir zamanlamayla kapadı. Ardından ocağı yaktı, yağın ısınmasını bekleyerek abisine döndü ve merakla:
- Saat kaç? diye sordu.
Dewitt bezgin bezgin kolundaki saate baktı:
- Altı buçuk.
- Hmm, daha bir saat var.
   Bu sırada, koridorun dibindeki odadan kapıyı kapamadan, somurtkan bir yüzle çıkıp, hızlı adımlarla dar koridordan salona, oradan da mutfağa yönelen yaşlı bir adam, önce kapı tarafındaki sandalyeye yan bir halde oturmuş ve kendisine kayıtsız bir ifadeyle bakıp gözlerini deviren oğlunu süzdü, ardından ocağın başında tezgaha dizdiği yumurtaları teker teker alan, tavanın kenarına, kabuğu tam ortadan düz bir çizgi halinde yarılacak şekilde vuran, onları karıştırmak için uzanıp yeşil kaptan bir kaşık, aynı anda da üstündeki dolabı açarak ince parmaklarıyla küçük bir tuzluğu çıkaran ve kendisini fark etmeyen kızını izleyerek, düşünceli bir tavırla başını salladı.
   Bu yaşlı adam; yer yer ağarmış gür sarı saçlarının çevrelediği, hem bundan, hem de çenesinden boynuna kadar sarkan uzun gerdanlığından dolayı, onun olduğundan da küçük görünmesine ve kaplumbağaya benzemesine neden olan ufak, yuvarlak kafasını, birbirine kenetlediği buruşuk elleriyle bir sağ tarafa, bir sola tarafa kütürdeterek dikkatini çektiği Karlin ile yakınındaki sandalyede gözlerini açık camdan dışarıya, yüzlerce ağaçla örtülü dev dağlara dikerek düşüncelere dalmış olan Dewitt'in babası, Konni Oliver'dı.
   Kızı onu görür görmez kıvrımlı dudaklarını yayan bir gülümseyişle: "Günaydın baba." demiş ve hemen ardından kendi kendine: "Dur, çayı koyayım." diyerek, üstteki dolaplardan birini hızla açıp metal bir çaydanlığı, güneşin yakıcı ışınlarının çaydanlığın parlak yüzeyinden yansıyıp ta yüzüne vurması üzerine başını hızla yana çevirerek, üzerinde aynı eşitlikte dağılmış dört yumurtanın bulunduğu siyah tavanın bir yanında bulunan ve ocağın en küçük olan bölümüne bırakmıştı. Sonra çevik bir hareketle kutudan iki yumurta daha çıkardı, kırdı, tuzluğu alıp üzerine tuz serpti ve tezgaha bıraktığı çelik kaşığı kaparak onu tavada; tıpkı usta bir ebru sanatçısının fırçasını suda zarif, kusursuz hareketlerle gezdirdiği gibi, insanın seyretmeye doyamayacağı bir güzellikle, acele etmeden karıştırmaya başladı.
   Konni, kapının ağzında dikilmeyi bırakıp iki çocuğunun arasından geçerek buzdolabının önündeki sandalyeyi çekti, oturdu ve önce gözlerini o taraftan kaçıran oğluna bir bakış attı, ardından açık sarı renkte kask giymiş gibi görünen ufak başını Dewitt'in az önce baktığı yere çevirerek dışarısını seyretmeye koyuldu. Artık yok denecek kadar azalan, güçleri tükenmiş gibi kaçmayı kesip oldukları yerde kımıldamadan duran ve kadere boyun eğerek yok olmayı bekleyen zavallı bulutların seçildiği çıplak gök, artık iyiden iyiye açık maviye dönmüştü ve gökyüzünde, dikkatli bakılsa da sanki hiç yükselmiyormuş gibi gözüken güneş; zaferi elde eden büyük bir imparatorun ordusunun önünde durup, gurur dolu bir tavırla onları süzerken, birden kınındaki kılıcı son derece ustaca bir hareketle çekerek havaya kaldırdığı gibi ışınlarını aniden, önünde ürkek ürkek kaçışan tek tük bulutun çekilmesi üzerine ormanlara saçtı ve ormanlar da, tıpkı imparatorlarının bu hareketi üzerine ordudaki yüz binlerce sesin ortalığı yıkıcı bir gürültüyle inlettiği gibi birden canlandı, coşkulu bir halde bağrışan kuşlar yükseldi, rüzgar daha hızlı eserek ağaçları sarstı. Bunların hepsi; kuşların bağırışları, rüzgarın tiz ıslıkları, çevredeki ağaçların hışırtıları, aniden yükselen bir uğultu halinde birbirine karıştı ve tavada pişen yumurtaların cızırtılı seslerini, kısa bir süreliğine bastırdı.
   Yaşlı adam, kollarını birbirine bağladı ve dışarıyı seyretmeyi bırakarak aklına bir şey gelmiş gibi birden oğluna döndü. O kendine özgü gür, hırıltılı sesiyle:
- Bugün Adelhard'a yardım edeceksin, dedi. Teslimatları götüren delikanlı hastalanmış, o da dükkanı yedi buçukta açıyor.. o yüzden kahvaltını yapar yapmaz çık ki ona yetişebilesin.
Dewitt'in yüzünde aniden beliren öfke, sesine de yansıdı:
- Neden ona yardım edeyim? Bana çocukmuşum gibi davransın diye mi?
Konni, onu duymamış gibi başıyla kızını işaret ederek:
- Bak, ne kadar da becerikli, canım kızım benim, dedi. Elinden her şey geliyor, hem ev işlerini yapmak için tüm gün koşturup duruyor, hem de derslerine çalışıp yüksek notlar alıyor. Senin aksine o hiç şikayet etmiyor, işte bu yüzden onunla gurur duyuyorum. Peki sen ne yapıyorsun? Kendine zaten bir faydan yok, bari git adamcağıza yardım et de başkasına bir yararın dokunmuş olsun..
Dewitt çok şaşırmış gibi bir tavırla:
- Kendime faydam yok mu? diye karşılık verdi. Heidelberg Üniversitesi'ni kazanan kim? Daha öğrenciyken iki tane davayı çözen kim? Bu üniversiteden başarıyla mezun olarak, buradaki büroya atanmayı bekleyen kim?
İhtiyar güldü:
- Sen daha çok beklersin. Dedektif olmak için en az altı-yedi yıl daha polis olarak sürünmen gerekiyor. (bir kez daha güldü, ama bu seferki daha şiddetliydi) Meslek hayatım boyunca yirmi beş yaşındaki bir dedektife hiç rastlamadım, rastlayanı da tanımadım.
- Hackett?
- Ne olmuş ona?
- Onunla yaşıtız! Daha bir ay önce özel dedektif oldu. O olabiliyorsa, ben hayli hayli olurum. Ben de isteseydim onun gibi Berlin'e giderdim, ama ben memleketimde, burada yaşamak istiyorum. Üstelik buradaki büroya atanacağımdan da şüphem yok..
Sonra küçük bir öğrenciye ders anlatan bir öğretmenmiş gibi tek parmağını kaldırarak ekledi:
- Dolayısıyla hem kendime faydam var, hem de diğer insanlara faydalı olabilmek için, cesaret isteyen, en zor meslek türlerinden olan dedektifliği seçtim ve tüm bunlara rağmen, beni bu şekilde küçümsemen gerçekten çok garip!
   Yaşlı adam, patlamadan önce belli aralıklarla sarsılan bir volkan dağının aksine, birden içindeki lavları fışkırttı:
- Hadi oradan! Küçümsemekmiş! Asıl beni küçümseyen sensin, şu tavırlara bak... bilmiş bilmiş konuşmalar, ukela ukela cevaplar. Ne zaman büyüyeceksin, he? Bir de Adelhard'ın sana karşı takındığı tavra sinirleniyorsun, onun yerinde olsam ben de sinirlenirim!
- Bana çocukmuşum gibi muamele ederseniz, ben de size bir çocuk gibi davranırım!
   Bunu babasının kendisine çevirdiği, hiddetle parlayan yüzüne, ateş saçan gözlerle bakarak ve çirkin yüzünü buruşturup iyice çirkin bir şekle sokarak söylemişti. Tavada pişerek cıvık bir hale gelmiş yumurtaları, yüzeyinde hiçbir boşluk kalmayacak şekilde yayıp dümdüz etmekle uğraşan Karlin, korku ve üzüntü karışımı bir duyguyla suratını asmıştı; bu tip tartışmaların bir an önce son bulmasını istiyor, ama o ne kadar aralarına girip ortamı yumuşatmak için çaba gösterirse göstersin, bunun işe yaramayacağını hissediyor, hatta ateşe dökülen petrol gibi aralarındaki tartışmanın daha çok alevlenmesine sebep olacağını düşünerek en iyisinin, babasıyla abisinin arasında düzenli olarak her gün yaşanan ve nedenini bir türlü kavrayamadığı bu büyük çatışmaların, kendi doğal süreci içinde sonlanmasını beklemek olduğunu anlıyor, sadece, geceleri yatağında hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua etmekle yetiniyordu.
Kısa süren bir sessizlikten sonra ihtiyar, biraz sakinleşmiş bir halde:
- Yakındığı şeye bak, diye söylendi. Sen çocuk gibi davranırsan, tabi ki o da sana çocukmuşsun gibi muamele eder. Eğer sen yetişkin, olgun biri gibi davranırsan, o da seni öyle kabul eder, sana karşı tutumu bu yönde değişir. (başını anlamlı anlamlı salladı) Ne ekersen, onu biçersin.
Bir an durakladı, sonra az önceki sinirini tazelemek için kendini zorladığı belli olan bir tavırla ekledi:
- Bu yüzden sözümü dinleyecek ve kahvaltıdan sonra oyalanmadan oraya gidecek, ona karşı bir saygısızlık yapmadan teslimat işlerini yürüteceksin. Anlıyorsun, değil mi?
   Dewitt gözlerini kapadı, sağ elini kaldırıp sırayla; düz, sarı saçlar kaplı başını, uzun eğri burnunu, çökük yanaklarını, öne doğru hafif çıkık ve öfkeden kasılmış olan çenesini, tıpkı herhangi bir yüzeyde birikmiş tutam tutam tozları siliyormuş gibi bastırmadan, ince parmaklarını çabuk çabuk haraket ettirerek kaşıdı. Ardından öfke dolu, uzun bir iç geçirmeyle gözlerini açtı ve yumurtanın piştiğine kanaat getirerek ocağı kapatan kardeşine baktı. Biraz olsun sakinleşmiş gibi görünüyordu; ancak hala kor gibi yanan mavi gözleri onu ele veriyor, sanki kendisine bakanlara: "Sinirimin geçtiğini sanıyorsan, yanılıyorsun!" diye karşı çıkıyordu. Sofrayı kurmak için ayağa kalktı, ama Karlin'in altın rengindeki saçlarını havada hızla uçuşturarak döndüğünü, kendisine son derece şefkat dolu bir ifadeyle, dolmuş gözlerle baktığını ve uzun kollu bordo pijamasının iyice küçülttüğü elini oturmasını rica eden bir tavırla kaldırdığını görünce, yüzündeki sert anlam değişmeden, yavaşça yerine oturdu; kalbi, tıpkı buz dağından denize düşen büyük bir buz kütlesi gibi, git gide eriyerek en sonunda su kadar yumuşak hale geleceği bir geri sayıma başlamıştı.
***
   Karlin, gözlerinde biriken yaşları, babasına belli etmemek için koluyla, kaşınıyormuş gibi hızla sildi. Sonra makina gibi kusursuz çalışarak sofrayı hazırladı; herkesin önüne siyah, derin olmayan bir tabak, tabakların yanına silindir şeklinde kısa bir bardak, bir de çatal koydu, yeşil kaptan kırmızı saplı bir bıçak kaparak tavadaki yumurtayı üç tabağa da eşit bir şekilde dağıttı, buzdolabından yarısına kadar çilek reçeli dolu olan geniş bir kase çıkarıp "V" şeklinde birleşen ve üzerinde üçgen şeklinde kesilmiş dumanı tüten yumurtalar bulunan tabakların tam ortasına koydu, ardından (nerede olduğunu unuttuğu için) ahşap dolapları birkaç kez kurcalayarak çay paketini bulup çıkardı, çaydanlığın üst kısmına döktü, alt kısmına çeşmeden su doldurdu ve ocağı yakarak, birkaç dakika önceki pozlarını değiştirmemiş, donuk yüzlerle gözlerini bir yerlere dikmiş olan abisi ile babasının arasındaki uzun arkalıklı sandalyeyi çekip oturdu.
   Ortamı yumuşatmak, havadaki keskin barut kokusunu gidermek için her ikisinin de dikkatini başka bir şeye yöneltmek gerekiyordu. Abisine veya babasına doğal bir tavır takınıp, herhangi konuda bir soru sorarak bunu yapamazdı. Çünkü ilk önce hangisiyle konuşmaya başlarsa, ötekisi kendini yalnız hissedecekti. Ancak aynı zamanda; kendisine hakkında görüşünü bildirmesi üzerine sunulan konu veya sorulan soru üzerine cevap verecek kişi de konuşmayı başlatmış olan Karlin'in, ne kadar gerçekçi görünürse görünsün, kendisini teselli etmek amacını güttüğünü sezerek gurur yapacak, öfkelenecek, teselliye ihtiyacı olmadığını belirtmek için onu soğuk bir tavırla, birkaç kelimelik basit bir cevapla geçiştirerek konuşmayı anında sonlandıracaktı. Belki her ikisinin de katılmasında gurur yaralayıcı bir unsur bulunmayan; örneğin yaşadığı ilginç bir olay, herkesi ilgilendiren genel bir durum ya da hangisini tercih etmesinin daha iyi olacağı ile ilgili yardım istediği önemsiz bir seçim problemi hakkında uzun sürmeyeceği belli olan bir konuşma başlatarak, derin bir çukura düşmüş bu biri öfkeli (Konni) biri üzgün (daha duygusal olan Dewitt) haldeki iki insanı bulundukları durumdan aynı iple çekip kurtarabilir ve ancak ondan sonra ikisini de teselli etmek için, üzerlerindeki toprakları farklı farklı mendillerle silebilir, onları karakterlerine göre ayrı ayrı teselli edebilirdi. Fakat burada da şu sorun devreye giriyordu; Konni de Dewitt te hangi konuda olursa olsun birbirleri tarafından (öyle olmasa dahi) izlendiğini hissedecek, konuşurkenki hareketlerine, seslerinin tonlarına ve sözlerinin içeriğine dikkat etmek için aşırı bir titizlik göstererek, ortamdaki gerginliği atmak şöyle dursun, çukurdan kurtulmuş olsalar bile Karlin'in elindeki farklı tür bezlerle eğilerek silmeye çalışmasını umursamadan, onu iterek bu kez aralarından hangisinin daha doğru yolda olduğunu ispatlayacakları bir koşu yarışına başlayacaklardı. Kısacası Karlin ne kadar uğraşırsa uğraşsın, aynı ortamda bulundukları sürece aralarındaki çatışma son bulmayacaktı ve onlara ancak; düştükleri çukurdan kendi başlarına çıkıp farklı yönlere yöneldikleri, birbirlerinden uzaklaştıkları ve dikkatlerini başka bir iş üzerine verdikleri zaman yardım edebilir, morallerini düzeltebilirdi. Karlin Oliver, bunların hiçbirini uzun uzun düşünmemişti; ama o her zaman kalbinde taşıdığı, tıpkı kutup yıldızı gibi onu daima doğru yola yönelten, göz alıcı bir ışıltıyla parlayan ve asla sönmeyecek olan insanlara iyilik etme arzusu ona, nasıl davranırsa iyilik etmiş olacağını, büyük bulutlar önünü kapamış olsa da tüm gücüyle parlayıp kendini belli ederek, apaçık bir şekilde göstermiş, bulutların dağılması için rüzgara, yani düşünmeye gerek kalmamıştı.
   Karlin dirseğini masaya, başını da elinin ters tarafına dayamış, kirpik fışkıran gözlerini reçel kasesine dikmiş bir halde, dudaklarında; ruhunu dolduran bu doğruluk hissinden dolayı beliren yarı hüzünlü yarı mutlu anlamla, babası ve abisi gibi yemeğe başlamayarak Dewitt'in üniversiteden tanıdığı türk arkadaşının hediye ettiği çayın pişmesini bekliyor, küçüklüğünden beri tanıdığı pastane sahibi ihtiyar Adelhard'ın, yalnız, çekingen Rosalyn'in, okuldaki diğer arkadaşlarının ve öğretmeninin çektikleri tüm sıkıntıları bir bir düşünüyor, kalbindeki yıldız da ona yol gösteriyordu; ama deniz hafif hafif köpürerek, havada esen rüzgar bir şiddetlenip bir susarak ve bindiği kayık durduk yere gıcırtılar çıkararak, her an felaket gelebilirmiş gibi onu korkutuyor, insanlara yardım etme isteğinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
   Babasının artık tamamen sakinleştiğini gösteren sesi, onu düşünceler denizinden çekip çıkardı:
- Sen ileride ne olmak istiyorsun, yavrum?
   Karlin başını elinden ayırarak babasına çevirdi. İlgiyle aydınlanmış yüzünde; "Afedersin baba, seni duyamadım. Ama bu sadece benim dalgınlığımdan kaynaklı, senin bir suçun yok. Rica etsem sözünü tekrarlar mısın?" ifadesi okunuyordu.
Yaşlı adam soruyu farklı kelimelerle tekrarladı. Karlin gülümsedi:
- Baba, biliyorum çok zor, ama...
Bir an durakladı, sonra kıkır kıkır gülerek:
- Doktor olmak istiyorum. dedi ve sonra biraz ciddileşerek, tasarladığı gelecek planlarını büyük bir heyecan içerisinde anlatmaya koyuldu:
- Önce ana okulu öğretmeni olmak istiyordum, sonra vazgeçtim. Çünkü hasta çocuklara yardım etmek daha önemli bir şey. Ben de çocuk doktoru olmaya karar verdim, ama bir süre sonra bundan da vazgeçtim. Çünkü bu şehirde doktorluk yapmak istiyorum ve burada da çoğunlukla yaşlı hastalar var... hastaneleri bir bir dolaşıp hepsini öğrendim. En çok kalp hastaları var. Ben de nihai olarak kalp doktoru olmaya karar verdim. ("nihai" kelimesini söylerken sesi daha da titremişti, sonra yine güldü) ama dediğim gibi çok zor. Doktorluk matematik problemi çözmekten daha zor; biyoloji, kimya, fizik ile alakalı daha başka bir şey ve ben daha en basit soruları çözerken bile sık sık hata yapıyorum.
Dewitt, yüzünde yumuşak bir anlam, sesinde gergin bir tonla onu teselli etmeye çalıştı:
- Ama neden yapamayasın ki, Karlin?
Karlin abisine bakıp kızararak:
- Ya yapamam işte, diye karşı çıktı.
Konuşmayı başlatan Konni, içini çekti:
- Ah, Karlin ah! Kendini ne kadar da küçük görüyorsun, oysa senden ne iyi bir doktor olur. (uzun, kırışık parmağını kızının yüzüne tuttu) Hastalarının senin şu iyilik fışkıran yüzünü görmeleri bile iyileşmelerine çok yardımcı olur. Biliyorsun... iyileşmek, öncelikle morale bağlıdır.
- Evet, baba... biliyorum. Ama... ben... öbür türlü... yardım etmek istiyorum.
- Nasıl?
   Karlin gözlerini devirdi, tüm bunların üzerinde uzun uzun düşündüğünü belli eden bir tavır takınarak yerinde kımıldandı. Bu soruların hepsini beklediğini ve cevap vermeye hazır olduğunu gösterecek bir kararlılıkla konuşmaya çalışıyor, ancak sorulan her soru karşısında sesi heyecandan titriyordu:
- Düşündüm ki... benim ne yeteneğim var? Kitap okumayı seviyorum, ama duygularımı yazıyla ifade etmek bana zor geliyor, beceremiyorum. Resim çizmek istiyorum, ama onu da beceremiyorum. Hem etrafta bir sürü hasta insan varken neden resim çizmekle uğraşayım ki? Ya da neden ciltlerce kitaplar yazayım? Ya da şarkı söyleyeyim? Bunlar gereksiz şeyler. Ben insanlarla yüz yüze iletişim kurarak yardım edebileceğim bir meslek türü seçtim. Söyleyeyim mi?
Gözleri babasıyla abisi arasında hızlıca mekik dokudu:
- Söylüyoruuum... psikaartris olmak.
   Konni de, Dewitt te bu söz karşısında birden kahkahalara boğuldular. Karlin önce şaşkın gözlerle onlara baktı, ama neden sonra sebebini bilmediği halde o da gülmeye başladı. En çok Dewitt gülüyordu; yanakları çöküklükten kurtulup yan taraflara yayılarak tombullaşmış, hafif çıkık alnının ortasında yamuk bir damar belirmişti ve kıpkırmızı bir halde, gözlerinden süzülen yaşları silmeye çalışıyordu. Karlin, onu bu halde görünce kahkahası daha da büyüdü, o da onun gibi gözyaşı döktü. Sonra aralarında ciddiyeti ilk kazanan kişi olan yaşlı adam kesik kesik öksürerek:
- O "Psikaartris" değil kızım... öhö, öhö... doğrusu "Psikiyatrist." dedi.
Bu açıklama üzerine diğer ikisi de; ara sıra pıskırtarak, gülmeyi yavaşça bıraktılar. Konni sözünü sürdürdü:
- Hem sen doktor olmak zor demiyor muydun?
Karlin ona baktı, gülümseyen ağzındaki iki ön dişi hala meydandaydı:
- Ama baba bu daha farklı, ben... anlıyorum. Yani... (öksürür gibi güldü) insanları anlıyorum. Yeteneğim var bu konuda.
Dewitt:
- Katılıyorum, diye hak verdi.
   Konuşma bir süre daha uzadı. Ara sıra kısa gülüşmeler yaşansa da genel olarak ciddi bir havası vardı; Karlin'in okuldaki arkadaşlarının her birinin sıkıntılarından ya da birlikte geçirdikleri güzel anlardan, öğretmeninin yakın zaman önce yakınını kaybettiği için duyduğu büyük acıdan, Dewitt'in üniversitedeki araştırmaları sonucu elde ettiği iç karartıcı bilgilerden, üniversiteden tanıdığı ve kendisine hediye ettiği çaydan daha çok getirmesi için ricada bulunduğu türk arkadaşı Ömer'den, ülkesinden, Konni'nin abartarak bahsettiği, polis olduğu zamanlardaki kahramanlık anılarından, havanın durumundan, Karlin'in birden hüzün dolu bir yüzle hatırlayarak konuyu ona yönelttiği Rosalyn'den, dedesi Adelhard ve yaptığı pastaların, keklerin, donatların muhteşem lezzetinden konuşuldu. Konuşmanın bu son kısmında herkes önündeki, artık iyice soğumuş üçgen şeklindeki yumurtayı iştahla yemeğe başladı.
   Karlin, abisi yemeğine çatal savururken bileğinden yakalayıp saate baktı; 7'yi gösteriyordu. Çayı koymak için ayağa kalktı ancak aynı anda Dewitt te ayağa fırlayıp önüne geçti, dolu ağzıyla:
- Sen dur, sen dur. Ben koyarım. dedi.
Kardeşi karşı çıkıp ocağa doğru gitmeye çalışınca:
- Sofrayı ve yemeği sen hazırladın zaten, bırak bari çayı ben koyayım. diye ısrar edip onu gülümseterek yerine oturttu.
   Karlin çatalı eline aldı ve onu, ortada içi reçel dolu geniş kaseye daldırdı, ardından reçellenmiş çatalını çıkarıp uç kısmından aşağıya doğru yarısı eksilmiş olan yumurtasının geniş tarafına sürdü. Bunu birkaç kez tekrarladı, sonra yemeğinin kalanını bitirmeye girişti.
***
   Yumurtalar yendi, çaylar içildi, sofra el birliğiyle toplandı ve ardından herkes işini yapmak üzere, oyuncuların rollerini hızlı hızlı oynadığı bir tiyatro sahnesi gibi; Dewitt ve Karlin odalarına aynı anda girerken, babaları da krem rengi kanepenin uç tarafına bitişik, köşede kanepeyle aynı doğrultuda bulunan yuvarlak, meşe ağacından bir sehpanın üzerine çapraz bir halde konmuş büyük kasalı, merkez noktasından her yöne eşit bir şekilde giderek eğilen geniş ekranlı, simsiyah televizyonu izlemek için, kanepenin öbür ucunda, Karlin'in odasına açılan kapının hemen yan tarafında bu siyah kutuya dönük halde duran, kanepeye göre daha açık renkteki koltuğa oturdu ve koltuğun kenarında düşmek üzereymiş gibi bekleyen uzun kumandayı kapıp televizyonu açtı.
Bu sahnenin bir senaryosu yoktu ve herkes oynayacağı rolü kendi kafasında kurgulamıştı; hepsi aynı sahnede buluşan, aktör, aktrist ve aynı gösteride oynamalarına rağmen birbirlerine bağlı olmayan senaristlerdi.
Dewitt, babasına hatırlatma yapma fırsatını vermemek için kardeşine hafif alaycı bir yüz ifadesiyle bakarak yüksek sesle; "Ben gidip hazırlanayım da şu adamcağıza yardım edeyim bari." demişti. Bunu söylerken zihnindeki mahkemede, hakim her şeyi göz önünde bulundurduktan sonra, doğruluğuna kesin olarak inandığı bu yargıya varmıştı;
"Beni yetişkin olarak görmüyorsa, varsın görmesin. Umurumda değil, zaten onu memnun etmek mümkün değil. İnatçı, hırçın bir ihtiyar işte, Adelhard ta öyle... fakat ben seviye sahibi olmalıyım. İleride onlara benzememeliyim. Kendimi tutmalı, sabretmeli, olgunlaşmalıyım. Karlin'inki kadar kadar iyi, saf bir yüreğim olmalı, böyle olursa hem ben mutlu olurum, hem de başkaları. Zaten bu mesleği de bunun için seçtim. Evet, ben doğru yoldayım, sadece arada bir kendimi kaybediyorum. Bunu yapmamalıyım! Kendime hakim olmalıyım, yüce bir insan olmalıyım. Evet, bunu yapabilirim. Şimdi gidip ona yardım etmem gerekiyor öyleyse. Ah, böyle bir kardeşe sahip olduğum için o kadar şanslıyım ki, o olmasaydı eminim ki, kariyerimde bu başarıyı yakalayamaz, evden kaçar, kötü bir yaşam sürerdim. Evet, evet... kesinlikle çok şanslıyım."
Konni, oğlunun kızına, Adelhard'a yardım edeceğini belirttiği sözün arkasında yatan anlamı hemencecik kavrayarak;
"Aklın sıra sana minnet borçlu olmam gerektiğini mi söylemek istiyorsun ha? Ukela velet seni. Keşke gitmemekte ısrar etseydin de, işe başlar başlamaz ya da ilk maaşını alır almaz seni bu evden kovacağımı yüzüne bağırarak söyleme imkanı elde etseydim... o zaman senin gibi büyümek bilmeyen, kendini bir şey zanneden çocuğun tekiyle uğraşmak zorunda kalmazdım. Ah, ah! Karlin sana hiç hak etmediğin halde bu kadar iyi davranıyor... biricik incim benim. Sen olmasaydın annenin ölümünü nasıl kaldırabilirdim, bu veletle nasıl başa çıkabilirdim, iyi bir evlat yetiştirmenin gururunu, mutluluğunu yüreğimin derinliklerinde nasıl hissedebilir, hayata nasıl tekrar bağlanabilirdim? Benim bir tanecik, eşi olmayan canım kızım..."
Karlin ise, Dewitt'in bunu söylemesi üzerine şunu düşünmüştü;
"Evet! Çok iyi, çok. Ne kadar da doğru bir davranış sergiledin abi, çok iyisin. Babam ne kadar mutlu olmuştur şimdi... ah çok mutluyum. Kalbim huzurla doldu sayende. Doğru, anlaşamayabilirsiniz. Eminim ikinizin de haklı olduğu nedenler vardır, bu konuda benim bir şey söylemeye, düşünmeye hakkım yok. Ama aramızdaki sevgi kaybolmamalı, her gün tazelenmeli, büyümeli, hepimizin ruhunu doldurarak sıcacık yapmalı. Hayır, benim bir şey demeye hakkım yok. Ama kavga etmeyin, ne olur! Son bulsun artık. Sizi böyle tartışırken görünce ne kadar üzülüyorum bir bilseniz, kalbim ne denli acı çekiyor... her şeye rağmen biz bir aileiz. Ah, siz benim her şeyimsiniz!"
Dewitt verdiği karar üzerine, hazırlanmak için odasına gitmişti. Konni, televizyonda her sabah izlediği, sırf belgesel yayınlayan bir kanalı açmak, günlük görevini yerine getirmek için Karlin'in odasının yanındaki koltuğa kurulmuş, kumandanın kare şeklindeki kırmızı düğmesine basmıştı. Karlin ise, aklında sürekli aynı düşünceler dönüp durarak, yüzünde doğan mutluluk güneşiyle, okula hazırlanmak için babasının yanından geçip, temizlikten pırıl pırıl parlayan, her şeyin yerli yerinde düzgünce beklediği, çoğu pembe tonlarındaki eşyalarla bezeli odasına, kayarcasına girmiş, üzerinde yer yer kahverengi halkalar olan ve çeşitli süslerin kıvrıldığı girintili çıkıntılı ahşap kapıyı nazikçe kapamıştı.
***
   Yaklaşık on beş dakika sonra Dewitt ile Karlin, odalarından aynı anda çıktılar; Karlin'in arkada topladığı saçları, ensesinin bittiği yere kadar uzanıyor, yürürken sağa sola hafif hafif sallanıyordu. Üzerine giydiği, mor ile pembe arası bir tondaki okul üniformasının, yeni ütülendiği belli olan keskin çizgili kollarının uçları küçük ellerine dokunuyor, eteği, ayaklarına geçirdiği uzun, bembeyaz çoraplarının son bulduğu dizlerine kadar iniyordu. Sırtına yüklendiği pembe çantası, pek ağır görünmüyordu. Abisine baktı. Kendisinin aksine o, çok özensiz giyinmişti; buruşuk, mavi çizgili bir gömlek, yine ütüsüz kahverengi bir pantolon ve değişmemiş gri çoraplar.
   Aslanlarla ilgili bir belgesel izleyen Konni dönüp, kapıya doğru ağır ağır yürüyen oğlunu izlerken Karlin koşup babasının ufak başına sarıldı, küçük dudaklarını, sarkmaya başlamış kırışıklı yanağına bastırdı ve o da sağ elindeki kumandayı sol eline devrederek, kızının boynuna dolanmış kolunu, tüm vücudunu bir ürperiş sarmasına neden olan bir sıcaklık duyarak, şefkatle sıktı.
Karlin neşeyle gülümsüyordu:
- Güle güle baba, güle güle!
- Görüşürüz kızım, dikkatli ol.
   Babasıyla vedalaşmasının ardından, kapının önünde kendisini bekleyen abisine uçar gibi koştu, somurtkan bir yüzle halının beyaz püsküllerine bakarak dalmış Dewitt'in, onu görünce ince dudaklarında, geniş bir tebessüm belirdi ve kapıyı açarak kardeşine yol verdi.
   Karlin'in ardından o da dışarı adım atacaktı ki, mutfak kapısının yanında, küçük, koyu kahverengi dolabın üzerindeki gri telefon tiz bir çığlık kopardı.
Kardeşi hemen dönüp ona baktı:
- Sen bak, sen bak abi. Ben beklerim. dedi küçük elini ve başını çabuk çabuk sallayarak.
Dewitt kapıyı aralık bırakıp salona doğru hızlı adımlarla yürüdü, ancak o daha kısa koridordan çıkmadan, içeriden gelen konuşma seslerinden telefonun çoktan açıldığını anlayıp geri dönmeye davrandı. Fakat yine durdu. Babası onu çağırmıştı:
- Dewitt, gel buraya!
Salona girdiğinde Konni, telefonun büyük kabzasını yerine koyuyordu:
- Gitmene gerek kalmadı.
- Neden?
   Yaşlı adam ona küçümseyici bir yüzle baktı, derin bir iç çekti ve uzun başakların arasından avına doğru sinsice ilerleyen aslanı gösteren belgeseli izlemek için koltuğuna döndü.
Dewitt'in çirkin yüzü, önce tiksintiyle buruştu, ancak hemen sonra sevinçle parladı. "Güzel, güzel. Demek öğlene kadar yatabileceğim he?" diye düşünüyordu. Birkaç dakika boyunca hareket etmeden, televizyonu izleyerek öylece ayakta dikili kaldı. Belgeselde; bir incelip bir kalınlaşan garip bir sesin, çabuk çabuk konuşarak bir yığın bilgi vermesinin eşliğinde, aslan ve onun artık iyice yaklaştığı, ölümün kendisine çok yakın olduğundan habersiz mutlu mutlu önünde duran çalılıktaki yaprakları yemekte olan ceylan, aynı sahnede gösteriliyordu. Dewitt, bu garip sesin bahsettiği şeyleri anlamak için kaşlarını çatmış, pür dikkat kesilmişti:
   Şimdi erkek aslan oldukça acıkmış durumda ve eğer bu yemeği kaçırırsa gerçekten çok zor bir duruma düşecek, çünkü yakınlarda neredeyse hiç bir av yok. Erkek aslan yaklaşıyor, yaklaşıyor... evet, şimdi oldukça yakınlaştı. En ufak bir ses bile ceylanı kaçırmaya yeter, bu yüzden çok ama çok dikkatli olması gerekiyor. Güney aslanları, normalde uysal olmalarına karşın bu tip durumlarda içlerindeki vahşiliği ortaya çıkarıyorlar, öyle ki eğer bir başka aslan da aynı avı kapmaya çalışırsa onunla ölene ya da öldürene dek dövüşür. Ama şu an hayvanımız yalnız görünüyor, evet... atlamak üzere. Ceylan bu kadar yakın olmasına rağmen onu fark etmiyor, bu onun için çok iyi haber. Yakalaması an meselesi... ve işte saldırdı.
Seslendiren kişi bunu der demez, aslan iri ayakları üzerinde avına doğru sıçradı ve keskin dişleriyle pençelerini kalçasına geçirdi. Ceylan bir kaç defa kaçmaya çalıştı ancak aslan kendini geriye yatırarak onu devirdi ve bu kez hayvanın ince boynunu ısırdı. Bir kaç dakika boyunca çırpınan ceylan, aslanın dişlerini boynuna tekrar tekrar saplamasıyla öldü.
Bu sahneyi bıkkın bir halde izleyen Konni, birbirinin üstüne attığı bacaklarını indirdi ve salonun ortasında sanki oraya çakılmış gibi kıpırdamadan televizyonu izleyen oğluna bir göz atıp yerinde kımıldandı.
Dewitt ise biraz ürkmüştü ancak kendini aslanın yerine koyarak; "Açken hepimiz böyleyiz, bu doğanın kanunu." diye genel bir düşünceyle dudaklarını büzüp, başını salladı. Aslan, yemeğinin karnını deşmeye girişmişti.
Arka taraftan birden, kapı kapanma sesi geldi ve salonda biri ayakta, biri oturan baba oğul dönüp koridorun ağzına baktılar; Karlin çantasını havada uçuştura uçuştura, çalılıklardan birden sıçrayarak çıkan bir tavşan gibi o boşluktan fırladı, kimseye bakmadan sırtındakini yere bırakıp aceleyle çoraplarını çıkarmaya koyuldu. Sağ ayağındaki çorabı çıkarıp çantasının yanına attı, öbürünü çıkarmaya girişirken abisi sorulması gerekeni sordu:
- Ne oldu Karlin?
Kardeşi başını, önünde üstündekini çıkartmak için çekiştirdiği ayağından ona çevirdi ama dengesini kaybedip yumuşak bir halde yana düştü; çorap düşerken çıkmış, elinde kalmıştı. Gülmeye başladı ve bu onu izlemekte olan iki insana da yansıdı. Çoraplı elini alnına bastırıp öbür eliyle ayağa kalkmaya çalışarak:
- Dişimi... diye söze başlayacak oldu ama ağzında iki ön dişinin yanındaki ve alttaki dişlerin de görünmesine yol açacak şekilde, daha çok güldü. Kalkmayı başardı, elindeki çorabı, yerde duran ötekisinin üzerine attı, sonra sakinleşmek için derin nefesler alıp vererek:
- Dişimi fırçalamayı unuttum da. dedi.
Sonra çıplak ayakları aceleyle, dibinde babasının odası bulunan uzun koridorun başındaki banyoya doğru hareket etti, kapıyı kapamadan, tek eliyle aynanın önündeki diş macununu kapıp aynı anda öbür eline aldığı diş fırçasının üzerine sürdü ve sanki saniyede on defa fırçalıyormuş gibi insanı şaşkına çevirecek bir hızla dişlerini temizlemeye koyuldu.
Yaşlı adam kanalı değiştirdi, Dewitt te dişlerini harıl hurul fırçalayan kardeşiyle konuşmak için banyonun önüne giderek orada durdu. Kendisini fark eden kardeşinin kolu, elektrik kesildiği için hareket etmeyi aniden kesen bir çamaşır makinesi gibi durdu, başı ona çevrildi, gülümsediği için ağzını kapatıp fırçayı bir süreliğine çıkarmak zorunda kaldı, ardından ciddileşti, elektrikler geldi ve Karlin tekrar aynaya dönerek, işine devam etti. Ağzının her yanını, mor çubukla temizlerken başını sağa, sola ve yukarı inanılmaz bir çeviklikle çevirdiği için arkasındaki, havada uçuşan toplu sarı saçlar, ensesini temizleyen bir fırça gibi görünüyordu.
Dewitt, müthiş bir hızla hareket eden ve güldürmeyi çok sevdiği kardeşine:
- Zaten bembeyazlar, neden fırçalıyorsun ki? diye, sanki çok ayıp bir şey yapıyormuş gibi, öfkeli bir tavır takınarak, şaka yollu söylendi.
Kardeşi az önce yaptığı gibi; ağzını şişirerek, fırçayı çıkardı ve gözlerini başka yöne çevirerek kapadı. Bu hareketiyle; "Abi, lütfen. Şimdi olmaz." demek istiyor gibiydi.
Dewitt kendisiyle övünüyormuş gibi gururla:
- Ben gitmeyeceğim, gerek kalmamış. dedi.
Bu sırada Karlin, ters "J" yi andıran çeşmeden ağzına su doldurmakla uğraşıyordu. Anlaşılmaz bir sesle:
- Hmmm... dedi.
Sonra ağzını çalkalayıp tükürdü ve bunu birkaç kez tekrarladı. Kapıyı kapayıp abisine bakmadan salona doğru koştu, çoraplarını ayağına, çantasını sırtına giydi, arkadan kendisine doğru yürüyen Dewitt'e dönüp ona sımsıkı sarıldı ve evi terk etti.
***
   Dewitt, odasına döndü ve sıçrayıp kendini yüz üstü yatağa attı. "Şöyle bir iki saat uyusam hiç fena olmaz. Uyanınca da banyo yaparım, sonra Hackett'la buluşurum. Biraz içer, biraz gezip tozarız... ee, sınavlar seni yedi bitirdi. Kendini ödüllendirmenin zamanı geldi, öyle değil mi dedektif Dewitt?" diye düşünerek gülümsedi ve gözlerini kapadı.
Fakat birden, salondan gelen gür bir sesle irkilerek tekrar açtı:
- Nedir bu vahşet böyle!
Kaşlarını çatarak doğruldu, yataktan indi, birkaç uzun adım atarak salona ulaştı ve tek eliyle kumandayı tutan, öbür eliyle de küçük çenesini acele acele kaşıyan babasının gergin bir suratla izlediği televizyona baktı. Haberi kaçırmıştı.
Bol makyajlı, orta yaşlarda olduğu belli düz kahverengi saçlara sahip bir kadın:
...evet size, inşası hala sürmekte olan yeni hastane bölgesinde yaşanan toplu cinayetin ayrıntılarını bildirdik. diyordu.
Dewitt merakını yenemeyerek yaşlı adama dönüp:
- Bu cinayetler burada mı olmuş? diye sordu.
Konni televizyonu kapattı ve gözlerini yerden ayırmadan cevap verdi:
- Evet.
Durakladı, sonra birden oğluna dönerek öğrendiklerini bir bir anlatmaya koyuldu:
- Hani bu şehirde bir kaç hastane var, onlar da da ne doğru dürüst bir doktor ekibi, ne de alet yok ya... işte bu yüzden Karlin'in gittiği okulun az ötesine yeni bir hastane inşasına başlamışlardı. Arka tarafında kocaman, bomboş bir arazi var, oraya hastane için büyük bir bahçe yapıyorlar, ancak şu an orası demir çubuklarla dolu, yani daha temeli anca atıldı.
Sesine öfke karıştı:
- Ne kadar tembel herif bunlar canım, kaç ay geçti hala aynı. Neyse... üç kişi bu demirlere saplı bulunmuş. Üçünün de hastanenin en üst katından atladığını söyledi haberde. Ama bu çok mantıksız! Katiller türüyor, katiller. Hannover'da bu canavarlarla az mı uğraştım...
Dewitt'in yüzündeki tek güzel şey olan mavi gözleri kocaman açıldı, kaşları daha çok çatıldı ve babasının susmasının ardından, soğukkanlı bir tavır takınmaya çalışarak:
- Birkaç şey soracağım, dedi. Cinayet olduğu kesin mi? Bir de...
Ama babası, sözünü tamamlamasına fırsat vermeden bildiği detayları, düşünceleriyle karıştırarak ekledi:
- Birisi doktor... kalp cerrahı. Şu eski hastanede çalışıyormuş. Onun orada ne işi vardı, Tanrı bilir. Diğer ikisi ise oranın inşaatında çalışan iki işçi. Eminim tüm iş onların başının altından çıktı. Polis olaya el attı ama şimdiye kadar bir iz bulamamışlar. Bu ne demek? Ya dediğim gibi o ikisi suçlu, ya da katil (veya katiller) gerçekten işini biliyor. Çünkü bunu çaylak biri yapsaydı illa ki bir hata yapardı ki zaten o tip birinin işine benzemiyor. Neyse bak otopsileri yapılmış; doktor göğsüne saplanıp sırtından çıkan demir yüzünden ölmüş, o iki işçinin biri de aynı şekilde. Ancak ötekisi nasıl ölmüş biliyor musun?
Ağzındaki sararmış dişleri gösterecek şekilde, sinsice gülümsedi:
- Boğularak... hem de elle.
Oğlu onun anlattıklarını dinlerken olayın mantıksızlığından mı, babasının sesine kasıtlı olarak kattığı ürkütücü tondan mı yoksa bunların hiç birinin umrunda olmadığından mıdır bilinmez (belki hepsi yüzündendir), uzunca bir nefes aldı ve sonra sönmekte olan bir balon gibi ağır ağır verdi.
Yaşlı adam ayağa kalkarak konuşmasına devam etti:
- Üstelik iki işçinin uyuşturucu bağımlısı oldu...
Zil çaldı.
Sözünü bitirmeden dönüp koridorun dibindeki odasına doğru yürüyen babasını donmuş gibi kımıldamadan, bir süre boyunca izleyen Dewitt, zilin ikinci kez çalmasıyla uykudan uyanır gibi ayıldı ve koşarak kapıyı açtı.
Karşısına; tıpkı kardeşi gibi, siyah saçlarını arkada toplamış, yüzünde pek çok sivilce izi bulunan, üzerine siyah renkte bol bir kapüşon giymiş, okul üniformasının mora çalan eteği buruş buruş olan, kendisine ürkek bir yüzle bakan ve karnına yapıştırdığı pembe ellerinde küçük, kırmızı boyayla beceriksizce boyanmış, küp şeklindeki tahtadan bir kutuyu sıkıca tutan bir kız çıktı.
***
Dewitt, sesine elinden geldiğince doğal bir hava vermeye çalışarak:
- Aa, Rosalyn. Naber? diye konuştu düşünmeden. Yüz ifadesi doğal bir pırıltıyla parlasa da sesindeki hoşnutsuzluk onu ele veriyordu.
Rosalyn bir anda öyle bir heyecana kapıldı ki, cevap vermek için ağzını açtığında vücudu şiddetle kasıldı ve konuşacak gücü bulamayıp tekrar kapadı. Ağlayacakmış gibi genç adama baktı. Bu bakış; "Lütfen, size yalvarıyorum. Cevabını önceden hazırladığım soruları sorun, bana acı çektirmeyin..." diyordu sanki.
Genç adam, dudaklarındaki tebessümü yaymak için çaba harcadı ancak ters tepti; yüz kasları yorulmuş gibi kendini bıraktı ve gerçek hislerini yansıttı. Rosalyn'in gözlerinin içine bıkkınlıkla bakarak sordu:
- Ne oldu? Yolda Karlin ile karşılaşmadın mı?
Nihayet Rosalyn, titrek bir sesle konuştu:
- Ben... yok, ben de onu soracaktım. Yani, burada mı diye.
Dewitt öfkelenmeye başlayarak:
- Ee, ne oldu peki? (elinde tuttuğu kutuyu işaret etti) Onu mu verecektin yoksa?
Kızın yüzü birden o kadar garip bir hal aldı ki, hangi duyguyu hissedeceğini şaşırmış gibi genç adamı ürküten bir şiddetle seyirmeye başladı. Elinde tuttuğu şeye baktı, sonra:
- Evet, diye ağzında geveledi.
- İstersen bana ver, ben ona veririm.
Başını kaldırıp genç adamın uzattığı incecik parmaklarına çevirdi. Ardından:
- Şey... tamam o zaman, diyerek şimşek gibi bir hızla kutuyu eline uzattı, ancak kutu o ele çarptı ve o el de geri çekildi. Dewitt'in öfkeyle iç çektiğini duydu, kutuyu uzattığı elleri havada bir süre öylece kaldı, sonra aynı ince parmaklar bu kez sert bir hareketle elinde tuttuğu şeyi kaptı.
Rosalyn, gözleri kırmızı kutuya dikili bir halde:
- Görüşürüz, dedi ve tam geriye dönüp birkaç adım atmıştı ki arkadan onu irkilten hırıltılı bir ses duydu:
- Oo, kimler gelmiş! Hoş geldin canım, hoş geldin. Ne oldu? Gel buraya bakayım.
Sesin geldiği yöne doğru başını çevirdi; genç adamın yanında, sırtına uzun, koyu kahverengi bir palto, başına da gri bir fötr şapka giymiş, konuşurken uzun gerdanlığı hızla sallanan yaşlı bir adam gördü ve kaçmasının artık imkansız olduğunu anlayan, yaralı bir av gibi uysalca oraya doğru küçük adımlar atarak yavaşça yaklaştı.
Dewitt babasının ayak seslerini duyar duymaz kutuyu cebine sokmuştu, yanı başına gelip o baş ağrıtan gür sesini duyunca rahatsız olup onları baş başa bırakarak odasına yöneldi.
"Of, bu kızın nesi var böyle..." diye düşündü ve cebine sakladığı küçük, kırmızı kutuyu çıkardı, kapağını açtı; içinde bir çok kez katlanmış, buruşuk, beyaz bir kağıt duruyordu. Onu çevik bir hareketle aldı, boş kutuyu yatağının yanında duran dolabın en üst çekmecesine fırlatıp çekmeceyi sertçe kapattı, bozuk yatağına oturdu ve iki eliyle kağıdı, çabuk çabuk açmaya koyuldu.
Açmayı bitirdiğinde, "Bu da ne?" diye düşünüp kaşlarını çattı.
Kağıdın en yukarısında, üstü (herhalde vazgeçildiği için) karalanmış, kurşun kalemle yazıldığı belli olan bir cümle, aşağısında da upuzun bir şiir vardı. Dewitt, kağıdı dizlerinin üzerine yatay bir şekilde koyup elleriyle iki yanına, dümdüz olana dek tekrar tekrar bastırdı ve sonra kaldırıp gözlerini o üstteki cümleye yaklaştırarak ne yazdığını anlamaya çalıştı:
"S... a... d... e... c... e... b... i... l... i... s... " Geri kalanı kafasında tamamlandı ve fısıltıyla:
- Sadece bil istedim, dedi. Ardından yüzünü buruşturup "Aşk şiiri mi?" diye düşünerek çirkin bir el yazısıyla yazılmış şiiri okumaya başladı:
Beyaz Örümcek
Sekiz gözlü beyaz örümcek varmış,
Yalnız dolaşan vahşi ormanda...
Yapraklar düşermiş kafasına, ateşle kaplı
Tüylü bacaklarının ağaca değdiği anda...
Kaçarmış oradan sıçrayarak, korkuyla
Çok yorulurmuş çelimsiz vücudunu taşırken,
Gözlerine toprak kaçıp onları sulandırırken
Acı duyarmış, zehirlerken vücudunu
Eğilip güllerin, o geçerken batırdıkları diken.
Dururmuş aniden, başka ağaçlar çıkınca karşısına,
Koşmaya devam edermiş bitkin halde, uzaklara...
İlerliyormuş ama herşey, o ne kadar ilerlerse.
Faydasızmış kaçmak, gidermiş o yüzden aslan krala
Korunmak için ağaçlardan, güllerden ve topraktan.
Görürmüş onu kral, zavallı bir durumda...
Kükrermiş öfkeyle; ağaçlara, güllere ve toprağa...
Başını okşarmış örümceğin, alırmış onu yuvasına
Beklermiş orada pek çok yaralı hayvan,
İyileşmeyi ve hayata dönmeyi.
Birbirlerine sokulmuş yavru kuşlar gibi,
Kardeşmiş şimdi hepsi,
Uyanmak istemeyen rüya dolu sonsuz uykularından...
Ayrılmak istemiyormuş oradan asla ve asla.
Sarılmış kısa bacaklarıyla kardeşlerine,
Dokundurmuş tüylü dudaklarını alınlarına,
Dalmış o da uykuya; ne kadar mutlu olduğunu düşüne düşüne...

Sertçe kapanan kapı ve hızla yükselen ayak seslerini işiterek şiiri okumayı kesip yine en üst çekmeceyi açtı ve kağıdı oraya atıp kapadı. Açık kapıdan içeriye yüzü mutlulukla ışıldayan babası girdi ve hızlı hızlı konuşmaya başladı:
- Ah şu zavallı kız benim incimle ne kadar teselli buluyordur, o olmasa onun için hayat kim bilir ne kadar zor olurdu?
Ağarmaya başlayan kaşlarını kaldırıp ellerini paltosunun cebine soktu:
- Ee sana ne dedi? Buraya neden gelmiş? Yolda Karlin'i görmemiş mi? diye art arda sıkılan tabanca gibi kurşunları oğluna dizdi.
Dewitt tıpkı az önce Adelhard'a yardım etmeye gitmesine neden gerek kalmadığını sorduğu sırada babasının yaptığı gibi, ona küçümseyen mavi gözlerle baktı ve derin bir iç geçirerek başını eğdi. Yaşlı adam bu hareket umurunda değilmiş gibi ekledi:
- Ben bizim Konrad'a gidip bir selam vereceğim. (Konrad, Konni'nin eski meslektaşlarından ve çok yakın arkadaşlarından biriydi)
Sonra söyleyeceği başka bir şey var mı diye düşünerek gözlerini kısıp dar odada gezdirdi ve ardından kapıya yönelerek dışarı çıktı. Odayı süzerken bakmadığı tek şey; oğluydu.
Dewitt öfkeyle soluyarak yanındaki küçük dolabın en üst çekmecesinden kağıdı çıkardı, kaşlarını daha çok çatarak kaldığı yerden, hızlı hızlı okumaya devam etti:

Uyanmış sabahın ilk ışıklarıyla, dehşete kapılmış birden
Yokmuş altı bacağı yerinde, yüzüyormuş hepsi kan gölünde...
"Neler oluyor?" diye düşünmüş, vücudu acıyla sızlarken.
Fıldır fıldır dönüyormuş gözleri, kardeşlerini ararken.
Bomboşmuş ama yuva, kalmış orada yalnız başına.
"Kralım!" diye bağırmış: "Yardım edin yalvarırım bana..."
"Nasıl dayanacağım ben, bu büyük acıya?"
"Nasıl hissetmedim ben, kopan bacaklarımın acısını?"
"Kardeşlerim mi yaptı, yoksa bunu bana?"
"Hayır," demiş üzüntüyle: "Sevdim ben onları, tüm kalbimle
Işık kadar saf, vücudum gibi beyaz bir sevgiyle..."
Sıkarak dişlerini acıyla, yuvarlamış yuvanın ağzına kendini,
Görünce uzun dişleriyle ağaçların, ateşle parlayan gözlerini
Dikenlerini uzatmış güllerin, öfkeyle toprağı deldiklerini
Onu zehirle doldurup, şiddetle sarstıklarını
Çığlık atmış korkuyla, büzmüş beyaz dudaklarını.
Yuvarlanmaya çalışmış geriye doğru, ama yetmemiş gücü
Çakılmış gibi sanki olduğu yere, kımıldamamış vücudu.
Seyretmek zorundaymış bu kıyamet manzarasını.
Dönmüş avdan aslan kral, bakmış öfke dolu yüzlere,
Ve köşeye sıkışmış örümceğin, bacaksız gövdesine.
Bağırmış zalimlere, emretmiş onu rahat bırakmalarını
Duymuyormuş zalimler onu, kapatmışlar kulaklarını.
Dalgalanmış toprak; kahverengi bir deniz gibi,
Düşürmüş örümceği, kralın dağılan yuvasından
Sürüklemiş onu, dev canavar ağaçların arasından.
Beyaz örümcek ağlıyormuş, atıyormuş kalbi delicesine
Salyaları akıyormuş canavarların, gözyaşı kaplı yüzüne.
Tam o sırada bir ceylan fırlamış çalılıklardan,
Atlamış önüne örümceğin, onu korumak için
Ruhları kötülükle dolu çirkin yaratıklardan.
Yok olmuş hepsi birden; kalmış ormanda tek ikisi,
Çevirmiş güzel başını ceylan, konuşmuş güzel sesiyle:
"Merak etme, yanındayım ben senin, artık üzülme..."
Kırpmış güzel gözlerini, gülümsemiş güzel dudaklarıyla.
İyileşmiş yaraları örümceğin, çıkmış tüylü bacakları geriye
Atıyormuş kalbi hızla, bakmış ona yakından, kalkmış ayağa:
"Bir şey yok," demiş; "Senden başka kimse yok!"
Sevmiş onu, tüm kalbiyle o anda
Sevmiş onu, her şeyden daha çok...

***