Serin sonbahar rüzgarının sürüklediği seyrek
bulutlar, güneşin doğduğu tarafa doğru git gide pembeleşen gökyüzünde, bazen
birbirleriyle birleşerek, bazen de görünemeyecek kadar dağılarak, yavaşça
süzülüyor, sanki dev ateş küresini insanlardan korumak istiyorlarmış gibi, önünde
birikip büyük bir küme oluşturuyor, ama güneş mavi göğü daha da pembeleştirerek
ağır ağır yükseldikçe korkuyor, yönlerini değiştirerek uzaklaşıyorlardı. Hala
sönmemiş olan kutup yıldızı inatla parlıyor, sabahın geldiğine bir türlü
inanmak istemiyordu. Sessizliğin hüküm sürdüğü bu anda, çevrede hafif hafif
sallanan turuncu tonlarındaki ağaçların, mutlu mutlu hışırdadıkları ve güneşin
altındaki dağları örtü gibi sarmış sık, kahverengiye çalan daha koyu renkteki
arkadaşlarına şarkı söyleyerek, seslerini duyurmaya çalıştıkları duyuluyordu. Yer
yer dikleşen, yer yer de alçalan sıra dağlar, apaçık ufukta, kıvrıla kıvrıla
yayılan bulutların kaçtıkları yöne doğru gittikçe koyu pembeye dönen göğün
altında, sonsuza dek uzanıyordu. Kocaman ormanların arasından bazen, bir tavşanın
birden noktacık halinde belirdiği, ağaçların seyrelmeye başladığı dağın eteğine
doğru aceleyle koştuğu, ara sıra durup arkasına, hala kovalanıp kovalanmadığını
öğrenmek için baktığı, kulaklarını dikip, burnunu oynatıp koşmaya devam ettiği,
bazen göz alabildiğine uzanan ağaçların arasından, sanki güneşin bir an önce
yükselmesini, ortalığın daha da aydınlanmasını istiyorlarmış gibi bir yükselip
bir alçalarak sabırsızca uçuşan kuşların havayı kontrol edip, git gide artan
cıvıltılarıyla birbirlerine henüz erken olduğunu haber verdikleri, bazen patlayan
bir tüfeğin, kuşların cıvıltılarını kanat seslerine çevirdiği ve ormandan tıpkı
arı kovanından boşalan arılar gibi büyük bir kitle halinde fırlayıp uzaklara
kaçtıkları, avcının oradan gittiğini fark edince de tekrar eski yerlerine dönüp
bu kez daha yüksek sesle öterek sabah sessizliğini iyice bozdukları görülüyor, duyuluyor,
doğanın havada artmaya başlayan esintiye eşlik ederek uykusundan ağır ağır uyandığı
hissediliyordu.
Asfalt yolun son bulduğu evin arka
tarafında, üzerinde iyice sıklaşmış ve sararmış otlar olan, kalın mermerlerle çevrelenmiş
ufak bir mezardan başka, sağ köşesinde sarı otlarla çevrili, rüzgara rağmen
hareket etmeden duran ve bir kolunu sanki birilerinin bu güzel manzarayı
izlemesi için yana doğru daha da uzattığı iri gövdeli yaşlı bir ağaç bulunan,
taştan yamuk yumuk bir duvarla sarılmış geniş bahçede bir de; ağacın uzattığı
kalın, biçimsiz koluna oturan, küçük elleriyle ona tutunarak birbirinin üzerine
attığı ayaklarını sallayan, büyülenmiş bir halde, mutlu bir yüz ifadesiyle
önündeki manzarayı izleyen bir kız vardı. Üstü açık siyah ayakkabılarını ağacın
dibinde bırakmış, yukarıya tırmanırken toprağa bulandırdığı beyaz çoraplarını temizlemek
için ayaklarını ara sıra birbirine sürtüyor, henüz toplamadığı sarı saçları
bordo rengindeki pijamasının üzerinden uçuşarak kulağını, ensesini ve bazen de
yüzünü kaşındırdığı için rahatsız oluyor, tokasını evde unuttuğu için kendine
kızıyordu. Etrafında görüp duyduğu herşey, rüzgarın, ağaçların, kuşların yükselen
sesleri, bulutların dans ederek ilerlemesi, güneşin parlak ışınlarını yeryüzüne
saçması, gökyüzünün pembeliği, dağlar, ormanlar ve üzerinde oturduğu ağacın hiç
kımıldamadan durması, bunların hepsi ona; kendisini mutlu etmek için
gerçekleşiyormuş gibi geliyor, büyülü bir dünyada, tıpkı etrafında yüzlerce
insanın ona hizmet etmek için dört döndüğü güzel bir prenses gibi hissediyor ve
gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyor, kıvrımlı küçük dudakları mutlulukla
gülümsüyordu. Hatta kendisini bu dünyaya o kadar kaptırmış, içinde öyle bir heyecan
duygusu uyanmıştı ki; temizleyeyim derken üzerindeki kiri daha çok yaydığı
beyaz çoraplı ayaklarını birbirine sürtmeyi bırakıp, hizmet etmek için can atan
ağacın ayaklarını temizlemesine izin veriyormuş gibi onları öne doğru uzattı ve
bir süredir ellerinde dolaşan karıncaların tokasını getirmesini, ormanda uçuşan
kuşların da getirilen tokayı alıp saçlarını toplamasını istiyormuş gibi başını
hafifçe arkaya yatırdı ve gözlerini kapayıp beklemeye başladı. Bunların
gerçekleşeceğine o kadar inanmıştı ki, ağaç kolunu uzatıp ayaklarını temizlemediği
için, karıncalar onu dinlemeden ellerinde gezinip durdukları için ve kuşlar da
ona aldırış etmeden, hatta aksi yönde uçarak ormanda kayboldukları için, üzüntü
ve öfke karışımı bir duyguyla kaşlarını çattı. Dalı bırakıp sağ eliyle sol eline,
sol eliyle de sağ eline vurarak üzerindeki karıncaları silkelemeye başladı ve
bunu yaparken; başparmağında gezinen bir karıncanın birden durduğunu, antenlerini
hızlı hızlı oynattığını ve nereye gideceğini bilmiyormuş gibi bir oraya bir
buraya dönüp durduğunu gördü. Tekrar gülümsedi ve bunu çığ gibi hızla yükselen bir
kahkaha takip etti. İncecik sesiyle katıla katıla gülüyordu. Gülmesinin nedeni;
karıncanın sesini işitmesiydi. "Ama neden kızıyorsun ki, benim ne suçum
var?" diyordu karınca. "Ben seni nasıl anlayayım? Üstelik anlasam
bile isteğini yerine getiremem, çünkü arkadaşlarım bana yardım etmezler.
Gördüğün gibi onlar beni yalnız bıraktı. Bu kadar zavallı olan bana kızma! Ben
küçücük, güçsüz bir şeyim. Ama sana yardım edebilecek durumda olsaydım, emin ol
ki yardım ederdim..."
Havada git gide artmakta olan rüzgar,
kükreyen bir aslan gibi birden bağırdı. Hemen ardından arka tarafta açılan ve
kendi kendine kapanmaya bırakılan bir kapının, bir incelip bir kalınlaşan gıcırtıları
duyuldu. Ağacın dalında oturan kız dönüp arkasına baktı. Birinin ayaklarını,
yürüdüğü yerleri kazmak istiyormuş gibi toprak yola vura vura adım attığını ve
bu adımların, oturduğu ağacın tam aksi köşesinde, taş duvarın bittiği yerde
birden kesildiğini, ardından gelen ve uzun süren esnemeyi duydu. Sonra
gözlerini diktiği köşede aniden upuzun bir gölge, duvarın sonuna kadar fırladı
ve gölgenin sahibi göründü; üzerinde lacivert pijamaları, ayağında da arkasına
basarak giydiği sivri uçlu siyah ayakkabıları vardı. Uykulu bir halde sallana
sallana adım atıyor, ağaçta oturan kıza bakmadan oraya doğru yürümeye devam
ediyordu.
Bahçenin ortasına geldiğinde durdu, kıza
baktı, tekrar esnedi ve esnemesi daha bitmeden, anlaşılmaz bir sesle:
- Haalin, havaldı
yabmaın mı, dedi.
Kız kıkır kıkır gülerek:
- Ne? diye sordu.
Kendini zorlayarak, kısık
gözlerini ona çevirdi, güçlükle:
- Kahvaltı yapmadın mı?
diye tekrarladı.
- Yok, daha değil.
Elini ensesinde
gezdirdi, sonra üzerindeki uyuşukluk birden gitmiş gibi, canlı bir halde,
gülerek ellerini iki yana açtı:
- Bu nasıl bir cevap!
Beni kim doyuracak peki?
Kız kahkaha attı.
Kendisini ciddi olmaya zorlayarak:
- Kaç yaşına geldin, diye
söze başlayacak oldu ancak kendini tutamayıp gülmeye başladı ve konuyu
değiştirerek:
- Abi baksana, dedi. (ormanların
olduğu tarafı işaret etmişti.) Sence de çok güzel değil mi? Baksana, şurada bir
tavşan koşuyor. Aa, bak, bak... arkadaşı da geldi. Elinde de bir havuç var. Nereden
bulmuş onu acaba?
- Eminim şimdi kavga
ederler.
Gerçekten de kızın "arkadaşı"
dediği ve elinde havuç tutan tavşan, öbürünü görünce ters yöne kaçmaya çalıştı
ama ötekisi hemen ona yetişip üzerine atladı. Her ikisi de aynı kalıpta olduğu
için uzun süreceği belli olan bir boğuşmaya giriştiler.
- Hadi Karlin, içeriye
gel de bir şeyler yiyelim.
Karlin tavşanların kavga ettiğini görünce
dudağını büzmüştü, ama birden gözlerinin önündeki sahne yok oldu ve abisinin
sözüne neşeyle karşılık verdi:
- Hehe, tamam.
Dewitt, yüzünde memnun bir ifadeyle geldiği
yoldan geriye dönüp eve girdi ve o uzun gıcırtı yine duyuldu. Karlin tavşanları
izleyince, içine sürekli zıplayıp durmak isteği doğdu, ağaçtan çevik
hareketlerle, küçük dallara basa basa inmeye başladı, son dala geldiğinde
ayakkabılarının üzerine beceriksizce atladı ve bu kez ayaklarının altı tamamen
toprak oldu. Ama o bunu düşünmeden küçük ayaklarını ayakkabılarına geçirdi, çabucak
cırt cırtladı ve içinde uyanan isteği bastırmak için eve doğru mutlu bir halde,
seke seke, ayaklarını daha çok kirleterek yürümeye koyuldu.
***
İçeriye girmeden önce ayakkabılarını çıkaran
Karlin, ayaklarının kirlendiğini ancak eve girip, beyaz, püsküllü halıda birkaç
adım attıktan sonra hatırladı. Dewitt bunun olacağını bekliyormuş gibi o eve
girerken, salondan başını uzatıp bakmıştı; onun neredeyse tamamen kahverengiye
dönmüş çoraplarını aceleyle çıkardığını, kirlettiği yere uzunca bir süre bakıp
orayı nasıl temizleyeceğini düşündüğünü, aklına bir fikir gelince hızla koşarak
giriş kapısının bulunduğu koridordan çıkıp sola, kendi odasının karşısındaki
odaya girdiğini, oradan elinde ince, beyaz bir havluyla fırlayıp tekrar giriş
kapısının önüne yöneldiğini ve onu, birbirine yakın olan küçük, kahverengi ayak
izlerinin üzerine yavaşça serdiğini gördü. Ardından tıpkı teftişteki bir
yüzbaşının son askeri sayarak sayım yapmayı bitirdiği zaman yaptığı gibi başını
memnun bir halde, ağır ağır salladı.
Karlin tekrar odasına yöneldi ve oradan; ayağına
giydiği yepyeni siyah çoraplarıyla dışarı çıktı. Salonun ortasında ayakta
dikilerek kendisine bakan abisine ışık saçan bir gülümsemeyle:
- Omlet mi istersin abi,
yoksa haşlanmış yumurta mı? diye sordu.
Dewitt sanki kendisine çok zor bir matematik
sorusu sorulmuş gibi sağ eliyle çenesini tuttu, kaşlarını çatıp gözlerini pencerenin
dibinde hareketsizce duran krem rengi kanepeye uzun uzun dikti. Karlin gülmeye
hazır bir halde, ışıl ışıl gözlerle abisine bakıyor, vereceği cevabı duymak
için sabırsızlanıyordu. Dewitt, birden umursamaz bir tavırla gözlerini devirip
elini salladı:
- Farketmez.
Kardeşinin küçük elleriyle yüzünü kapatıp güldüğünü
görünce, onu daha da güldürmek için sesine isyan ediyormuş gibi bir hava
vererek, mahsustan:
- Bir gün de hamburger
yapsan ne olur sanki? diye söylendi.
Karlin şimdi daha şiddetli bir halde, iki ön
dişini meydana çıkaran bir gülüşle katıla katıla gülüyordu. Dewitt te ona
katıldı. Mutfak ile giriş kapısının bulunduğu kısa koridorun dışında salon bir
de sola doğru uzayıp giden, başında banyonun bulunduğu dar bir koridora
çıkıyordu; bu koridorun sonunda yer alan bir odanın kapısı açıldı, evi gürleten
ve tüm gülüşmelerin birden kesilmesine yol açan kalın, gür bir ses duyuldu:
- Bu gürültü de ne!
İki kardeş gülmekten kıpkırmızı olmuş
yüzlerle bir süre birbirlerine baktılar, gergin bir halde koridorun dibindeki
kapının sertçe kapanmasını beklediler, kapanınca da tüm varlıklarını aniden
saran büyük bir ürperişle irkildiler; ardından Karlin mutfağa geçti, Dewitt te
kanepeye yatarmış gibi yayılarak oturup kahvaltının hazırlanmasını beklemeye
başladı. Ama neden sonra beklemekten rahatsız olup kardeşine yardım etmek için
o da mutfağa girdi.
Mutfakta; tavanı alçak olduğu için rahatlıkla
erişilebilen, çeşit çeşit bardakların, tencerelerin, tavaların, kapların ve
tabakların düzgünce, alt alta ve yan yana sıralandığı küçük, ahşap dolaplar, üzerinde
içi çatal kaşık dolu açık yeşil bir kap dışında bir şey olmayan, siyah gibi
görünen ama yakından bakıldığında çok koyu kahverengi olduğu anlaşılan kireçten
yapılma bir tezgah, lavabonun altında bulunan geniş boşlukta yarısına kadar
dolmuş gri bir çöp kovası, iki yanında tezgahla aynı renkte, içinde tür tür
gıdaların olduğu ve artık iyice yükselmiş olan güneşin ışınlarını açık camdan
içeri fışkırtarak parlattığı çekmeceler, tezgahın karşısında duvara bitişik halde
duran, üzerinde karışık bir şekilde dağılmış renk renk çiçek motifleri yer alan
beyaz bir örtü serilmiş ve üç tarafında, oturak kısmı küçük, ancak çok uzun boylu
birinin bile sırtını rahatlıkla yaslayabileceği türden uzun arkalıkları olan, kenarları
yer yer soyulmuş, koyu kırmızı renkte, pirinçten yapılma sandalyeler bulunan ufak,
kare bir masa vardı. Açık pencerenin yanında, köşede beyaz bir buzdolabı
duruyordu ve küçük mutfakta en çok o yer kapladığı için, tıpkı şişman vücuduyla
insanlara istemeden rahatsızlık veren her kişi gibi; mahcup bir halde,
arkasından gelen elektrik seslerini kısmaya çalışarak utancını belli ediyor, herkesten
özür diliyordu.
Dewitt, sandalyelerden kapıya yakın olanını
çekip oturmuş; Karlin'in maharetli elleriyle, bir tavaların bulunduğu dolaptan
siyah, küçük bir tavayı eline alıp ocağa elinden kayarcasına bırakışını, bir
buzdolabını açıp içinden tek eliyle kül rengindeki yumurta kutusunu çevik bir
hareketle çıkarışını ve öbür eliyle, hangi hızda ittirirse hem hızlıca, hem de
çarpmadan kapanacağını iyi bildiğini belli eden, mükemmel bir zamanlamayla kapayışını,
dalgın dalgın seyrediyor, sofrayı kurmayı yemeğin pişmesinden sonraya
ertelemeyi düşünerek üşengeçlik ediyordu.
Karlin yumurta kutusunu ocağın biraz uzağına
bıraktı, içinden dört adet yumurta çıkardı ve düşmesinler diye yeşil kaptan bir
çatal çıkarıp önüne engel olarak koydu. Soldaki çekmecenin en alt bölümünü
çekti, yatay halde duran ayçiçeği yağı şişesini; tıpkı buzdolabından yumurta
kutusunu aldığı sırada olduğu gibi, ustaca bir hareketle aldı ve çekmeceyi
yine, ancak ayağa dikilip te yağı tavaya dökerken kapanacağı mükemmel bir
zamanlamayla kapadı. Ardından ocağı yaktı, yağın ısınmasını bekleyerek abisine
döndü ve merakla:
- Saat kaç? diye sordu.
Dewitt bezgin bezgin
kolundaki saate baktı:
- Altı buçuk.
- Hmm, daha bir saat
var.
Bu sırada, koridorun dibindeki odadan kapıyı
kapamadan, somurtkan bir yüzle çıkıp, hızlı adımlarla dar koridordan salona,
oradan da mutfağa yönelen yaşlı bir adam, önce kapı tarafındaki sandalyeye yan
bir halde oturmuş ve kendisine kayıtsız bir ifadeyle bakıp gözlerini deviren
oğlunu süzdü, ardından ocağın başında tezgaha dizdiği yumurtaları teker teker
alan, tavanın kenarına, kabuğu tam ortadan düz bir çizgi halinde yarılacak
şekilde vuran, onları karıştırmak için uzanıp yeşil kaptan bir kaşık, aynı anda
da üstündeki dolabı açarak ince parmaklarıyla küçük bir tuzluğu çıkaran ve
kendisini fark etmeyen kızını izleyerek, düşünceli bir tavırla başını salladı.
Bu yaşlı adam; yer yer ağarmış gür sarı
saçlarının çevrelediği, hem bundan, hem de çenesinden boynuna kadar sarkan uzun
gerdanlığından dolayı, onun olduğundan da küçük görünmesine ve kaplumbağaya benzemesine
neden olan ufak, yuvarlak kafasını, birbirine kenetlediği buruşuk elleriyle bir
sağ tarafa, bir sola tarafa kütürdeterek dikkatini çektiği Karlin ile yakınındaki
sandalyede gözlerini açık camdan dışarıya, yüzlerce ağaçla örtülü dev dağlara
dikerek düşüncelere dalmış olan Dewitt'in babası, Konni Oliver'dı.
Kızı onu görür görmez kıvrımlı dudaklarını
yayan bir gülümseyişle: "Günaydın baba." demiş ve hemen ardından
kendi kendine: "Dur, çayı koyayım." diyerek, üstteki dolaplardan
birini hızla açıp metal bir çaydanlığı, güneşin yakıcı ışınlarının çaydanlığın
parlak yüzeyinden yansıyıp ta yüzüne vurması üzerine başını hızla yana çevirerek,
üzerinde aynı eşitlikte dağılmış dört yumurtanın bulunduğu siyah tavanın bir
yanında bulunan ve ocağın en küçük olan bölümüne bırakmıştı. Sonra çevik bir
hareketle kutudan iki yumurta daha çıkardı, kırdı, tuzluğu alıp üzerine tuz
serpti ve tezgaha bıraktığı çelik kaşığı kaparak onu tavada; tıpkı usta bir
ebru sanatçısının fırçasını suda zarif, kusursuz hareketlerle gezdirdiği gibi, insanın
seyretmeye doyamayacağı bir güzellikle, acele etmeden karıştırmaya başladı.
Konni, kapının ağzında dikilmeyi bırakıp iki
çocuğunun arasından geçerek buzdolabının önündeki sandalyeyi çekti, oturdu ve
önce gözlerini o taraftan kaçıran oğluna bir bakış attı, ardından açık sarı
renkte kask giymiş gibi görünen ufak başını Dewitt'in az önce baktığı yere
çevirerek dışarısını seyretmeye koyuldu. Artık yok denecek kadar azalan,
güçleri tükenmiş gibi kaçmayı kesip oldukları yerde kımıldamadan duran ve kadere
boyun eğerek yok olmayı bekleyen zavallı bulutların seçildiği çıplak gök, artık
iyiden iyiye açık maviye dönmüştü ve gökyüzünde, dikkatli bakılsa da sanki hiç
yükselmiyormuş gibi gözüken güneş; zaferi elde eden büyük bir imparatorun
ordusunun önünde durup, gurur dolu bir tavırla onları süzerken, birden kınındaki
kılıcı son derece ustaca bir hareketle çekerek havaya kaldırdığı gibi
ışınlarını aniden, önünde ürkek ürkek kaçışan tek tük bulutun çekilmesi üzerine
ormanlara saçtı ve ormanlar da, tıpkı imparatorlarının bu hareketi üzerine ordudaki
yüz binlerce sesin ortalığı yıkıcı bir gürültüyle inlettiği gibi birden canlandı,
coşkulu bir halde bağrışan kuşlar yükseldi, rüzgar daha hızlı eserek ağaçları
sarstı. Bunların hepsi; kuşların bağırışları, rüzgarın tiz ıslıkları, çevredeki
ağaçların hışırtıları, aniden yükselen bir uğultu halinde birbirine karıştı ve tavada
pişen yumurtaların cızırtılı seslerini, kısa bir süreliğine bastırdı.
Yaşlı adam, kollarını birbirine bağladı ve dışarıyı
seyretmeyi bırakarak aklına bir şey gelmiş gibi birden oğluna döndü. O kendine
özgü gür, hırıltılı sesiyle:
- Bugün Adelhard'a
yardım edeceksin, dedi. Teslimatları götüren delikanlı hastalanmış, o da
dükkanı yedi buçukta açıyor.. o yüzden kahvaltını yapar yapmaz çık ki ona
yetişebilesin.
Dewitt'in yüzünde
aniden beliren öfke, sesine de yansıdı:
- Neden ona yardım
edeyim? Bana çocukmuşum gibi davransın diye mi?
Konni, onu duymamış
gibi başıyla kızını işaret ederek:
- Bak, ne kadar da
becerikli, canım kızım benim, dedi. Elinden her şey geliyor, hem ev işlerini
yapmak için tüm gün koşturup duruyor, hem de derslerine çalışıp yüksek notlar alıyor.
Senin aksine o hiç şikayet etmiyor, işte bu yüzden onunla gurur duyuyorum. Peki
sen ne yapıyorsun? Kendine zaten bir faydan yok, bari git adamcağıza yardım et
de başkasına bir yararın dokunmuş olsun..
Dewitt çok şaşırmış
gibi bir tavırla:
- Kendime faydam yok
mu? diye karşılık verdi. Heidelberg Üniversitesi'ni kazanan kim? Daha öğrenciyken
iki tane davayı çözen kim? Bu üniversiteden başarıyla mezun olarak, buradaki
büroya atanmayı bekleyen kim?
İhtiyar güldü:
- Sen daha çok
beklersin. Dedektif olmak için en az altı-yedi yıl daha polis olarak sürünmen
gerekiyor. (bir kez daha güldü, ama bu seferki daha şiddetliydi) Meslek hayatım
boyunca yirmi beş yaşındaki bir dedektife hiç rastlamadım, rastlayanı da
tanımadım.
- Hackett?
- Ne olmuş ona?
- Onunla yaşıtız! Daha
bir ay önce özel dedektif oldu. O olabiliyorsa, ben hayli hayli olurum. Ben de
isteseydim onun gibi Berlin'e giderdim, ama ben memleketimde, burada yaşamak
istiyorum. Üstelik buradaki büroya atanacağımdan da şüphem yok..
Sonra küçük bir
öğrenciye ders anlatan bir öğretmenmiş gibi tek parmağını kaldırarak ekledi:
- Dolayısıyla hem
kendime faydam var, hem de diğer insanlara faydalı olabilmek için, cesaret
isteyen, en zor meslek türlerinden olan dedektifliği seçtim ve tüm bunlara rağmen,
beni bu şekilde küçümsemen gerçekten çok garip!
Yaşlı adam, patlamadan önce belli
aralıklarla sarsılan bir volkan dağının aksine, birden içindeki lavları
fışkırttı:
- Hadi oradan!
Küçümsemekmiş! Asıl beni küçümseyen sensin, şu tavırlara bak... bilmiş bilmiş
konuşmalar, ukela ukela cevaplar. Ne zaman büyüyeceksin, he? Bir de Adelhard'ın
sana karşı takındığı tavra sinirleniyorsun, onun yerinde olsam ben de
sinirlenirim!
- Bana çocukmuşum gibi
muamele ederseniz, ben de size bir çocuk gibi davranırım!
Bunu babasının kendisine çevirdiği, hiddetle
parlayan yüzüne, ateş saçan gözlerle bakarak ve çirkin yüzünü buruşturup iyice
çirkin bir şekle sokarak söylemişti. Tavada pişerek cıvık bir hale gelmiş yumurtaları,
yüzeyinde hiçbir boşluk kalmayacak şekilde yayıp dümdüz etmekle uğraşan Karlin,
korku ve üzüntü karışımı bir duyguyla suratını asmıştı; bu tip tartışmaların
bir an önce son bulmasını istiyor, ama o ne kadar aralarına girip ortamı
yumuşatmak için çaba gösterirse göstersin, bunun işe yaramayacağını hissediyor,
hatta ateşe dökülen petrol gibi aralarındaki tartışmanın daha çok alevlenmesine
sebep olacağını düşünerek en iyisinin, babasıyla abisinin arasında düzenli
olarak her gün yaşanan ve nedenini bir türlü kavrayamadığı bu büyük
çatışmaların, kendi doğal süreci içinde sonlanmasını beklemek olduğunu anlıyor,
sadece, geceleri yatağında hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua etmekle yetiniyordu.
Kısa süren bir
sessizlikten sonra ihtiyar, biraz sakinleşmiş bir halde:
- Yakındığı şeye bak, diye
söylendi. Sen çocuk gibi davranırsan, tabi ki o da sana çocukmuşsun gibi
muamele eder. Eğer sen yetişkin, olgun biri gibi davranırsan, o da seni öyle
kabul eder, sana karşı tutumu bu yönde değişir. (başını anlamlı anlamlı
salladı) Ne ekersen, onu biçersin.
Bir an durakladı, sonra
az önceki sinirini tazelemek için kendini zorladığı belli olan bir tavırla
ekledi:
- Bu yüzden sözümü
dinleyecek ve kahvaltıdan sonra oyalanmadan oraya gidecek, ona karşı bir
saygısızlık yapmadan teslimat işlerini yürüteceksin. Anlıyorsun, değil mi?
Dewitt gözlerini kapadı, sağ elini kaldırıp sırayla;
düz, sarı saçlar kaplı başını, uzun eğri burnunu, çökük yanaklarını, öne doğru
hafif çıkık ve öfkeden kasılmış olan çenesini, tıpkı herhangi bir yüzeyde birikmiş
tutam tutam tozları siliyormuş gibi bastırmadan, ince parmaklarını çabuk çabuk
haraket ettirerek kaşıdı. Ardından öfke dolu, uzun bir iç geçirmeyle gözlerini
açtı ve yumurtanın piştiğine kanaat getirerek ocağı kapatan kardeşine baktı. Biraz
olsun sakinleşmiş gibi görünüyordu; ancak hala kor gibi yanan mavi gözleri onu
ele veriyor, sanki kendisine bakanlara: "Sinirimin geçtiğini sanıyorsan,
yanılıyorsun!" diye karşı çıkıyordu. Sofrayı kurmak için ayağa kalktı, ama
Karlin'in altın rengindeki saçlarını havada hızla uçuşturarak döndüğünü,
kendisine son derece şefkat dolu bir ifadeyle, dolmuş gözlerle baktığını ve uzun
kollu bordo pijamasının iyice küçülttüğü elini oturmasını rica eden bir tavırla
kaldırdığını görünce, yüzündeki sert anlam değişmeden, yavaşça yerine oturdu; kalbi,
tıpkı buz dağından denize düşen büyük bir buz kütlesi gibi, git gide eriyerek
en sonunda su kadar yumuşak hale geleceği bir geri sayıma başlamıştı.
***
Karlin, gözlerinde biriken yaşları, babasına
belli etmemek için koluyla, kaşınıyormuş gibi hızla sildi. Sonra makina gibi
kusursuz çalışarak sofrayı hazırladı; herkesin önüne siyah, derin olmayan bir
tabak, tabakların yanına silindir şeklinde kısa bir bardak, bir de çatal koydu,
yeşil kaptan kırmızı saplı bir bıçak kaparak tavadaki yumurtayı üç tabağa da
eşit bir şekilde dağıttı, buzdolabından yarısına kadar çilek reçeli dolu olan
geniş bir kase çıkarıp "V" şeklinde birleşen ve üzerinde üçgen
şeklinde kesilmiş dumanı tüten yumurtalar bulunan tabakların tam ortasına
koydu, ardından (nerede olduğunu unuttuğu için) ahşap dolapları birkaç kez
kurcalayarak çay paketini bulup çıkardı, çaydanlığın üst kısmına döktü, alt
kısmına çeşmeden su doldurdu ve ocağı yakarak, birkaç dakika önceki pozlarını
değiştirmemiş, donuk yüzlerle gözlerini bir yerlere dikmiş olan abisi ile
babasının arasındaki uzun arkalıklı sandalyeyi çekip oturdu.
Ortamı yumuşatmak, havadaki keskin barut
kokusunu gidermek için her ikisinin de dikkatini başka bir şeye yöneltmek
gerekiyordu. Abisine veya babasına doğal bir tavır takınıp, herhangi konuda bir
soru sorarak bunu yapamazdı. Çünkü ilk önce hangisiyle konuşmaya başlarsa, ötekisi
kendini yalnız hissedecekti. Ancak aynı zamanda; kendisine hakkında görüşünü
bildirmesi üzerine sunulan konu veya sorulan soru üzerine cevap verecek kişi de
konuşmayı başlatmış olan Karlin'in, ne kadar gerçekçi görünürse görünsün, kendisini
teselli etmek amacını güttüğünü sezerek gurur yapacak, öfkelenecek, teselliye
ihtiyacı olmadığını belirtmek için onu soğuk bir tavırla, birkaç kelimelik basit
bir cevapla geçiştirerek konuşmayı anında sonlandıracaktı. Belki her ikisinin
de katılmasında gurur yaralayıcı bir unsur bulunmayan; örneğin yaşadığı ilginç
bir olay, herkesi ilgilendiren genel bir durum ya da hangisini tercih etmesinin
daha iyi olacağı ile ilgili yardım istediği önemsiz bir seçim problemi hakkında
uzun sürmeyeceği belli olan bir konuşma başlatarak, derin bir çukura düşmüş bu biri
öfkeli (Konni) biri üzgün (daha duygusal olan Dewitt) haldeki iki insanı bulundukları
durumdan aynı iple çekip kurtarabilir ve ancak ondan sonra ikisini de teselli
etmek için, üzerlerindeki toprakları farklı farklı mendillerle silebilir, onları
karakterlerine göre ayrı ayrı teselli edebilirdi. Fakat burada da şu sorun
devreye giriyordu; Konni de Dewitt te hangi konuda olursa olsun birbirleri
tarafından (öyle olmasa dahi) izlendiğini hissedecek, konuşurkenki
hareketlerine, seslerinin tonlarına ve sözlerinin içeriğine dikkat etmek için
aşırı bir titizlik göstererek, ortamdaki gerginliği atmak şöyle dursun, çukurdan
kurtulmuş olsalar bile Karlin'in elindeki farklı tür bezlerle eğilerek silmeye
çalışmasını umursamadan, onu iterek bu kez aralarından hangisinin daha doğru
yolda olduğunu ispatlayacakları bir koşu yarışına başlayacaklardı. Kısacası Karlin
ne kadar uğraşırsa uğraşsın, aynı ortamda bulundukları sürece aralarındaki
çatışma son bulmayacaktı ve onlara ancak; düştükleri çukurdan kendi başlarına
çıkıp farklı yönlere yöneldikleri, birbirlerinden uzaklaştıkları ve
dikkatlerini başka bir iş üzerine verdikleri zaman yardım edebilir, morallerini
düzeltebilirdi. Karlin Oliver, bunların hiçbirini uzun uzun düşünmemişti; ama o
her zaman kalbinde taşıdığı, tıpkı kutup yıldızı gibi onu daima doğru yola
yönelten, göz alıcı bir ışıltıyla parlayan ve asla sönmeyecek olan insanlara
iyilik etme arzusu ona, nasıl davranırsa iyilik etmiş olacağını, büyük bulutlar
önünü kapamış olsa da tüm gücüyle parlayıp kendini belli ederek, apaçık bir
şekilde göstermiş, bulutların dağılması için rüzgara, yani düşünmeye gerek
kalmamıştı.
Karlin dirseğini masaya, başını da elinin
ters tarafına dayamış, kirpik fışkıran gözlerini reçel kasesine dikmiş bir
halde, dudaklarında; ruhunu dolduran bu doğruluk hissinden dolayı beliren yarı
hüzünlü yarı mutlu anlamla, babası ve abisi gibi yemeğe başlamayarak Dewitt'in üniversiteden
tanıdığı türk arkadaşının hediye ettiği çayın pişmesini bekliyor, küçüklüğünden
beri tanıdığı pastane sahibi ihtiyar Adelhard'ın, yalnız, çekingen Rosalyn'in,
okuldaki diğer arkadaşlarının ve öğretmeninin çektikleri tüm sıkıntıları bir
bir düşünüyor, kalbindeki yıldız da ona yol gösteriyordu; ama deniz hafif hafif
köpürerek, havada esen rüzgar bir şiddetlenip bir susarak ve bindiği kayık durduk
yere gıcırtılar çıkararak, her an felaket gelebilirmiş gibi onu korkutuyor,
insanlara yardım etme isteğinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
Babasının artık tamamen sakinleştiğini
gösteren sesi, onu düşünceler denizinden çekip çıkardı:
- Sen ileride ne olmak
istiyorsun, yavrum?
Karlin başını elinden ayırarak babasına
çevirdi. İlgiyle aydınlanmış yüzünde; "Afedersin baba, seni duyamadım. Ama
bu sadece benim dalgınlığımdan kaynaklı, senin bir suçun yok. Rica etsem sözünü
tekrarlar mısın?" ifadesi okunuyordu.
Yaşlı adam soruyu farklı
kelimelerle tekrarladı. Karlin gülümsedi:
- Baba, biliyorum çok
zor, ama...
Bir an durakladı, sonra
kıkır kıkır gülerek:
- Doktor olmak
istiyorum. dedi ve sonra biraz ciddileşerek, tasarladığı gelecek planlarını büyük
bir heyecan içerisinde anlatmaya koyuldu:
- Önce ana okulu
öğretmeni olmak istiyordum, sonra vazgeçtim. Çünkü hasta çocuklara yardım etmek
daha önemli bir şey. Ben de çocuk doktoru olmaya karar verdim, ama bir süre
sonra bundan da vazgeçtim. Çünkü bu şehirde doktorluk yapmak istiyorum ve
burada da çoğunlukla yaşlı hastalar var... hastaneleri bir bir dolaşıp hepsini
öğrendim. En çok kalp hastaları var. Ben de nihai olarak kalp doktoru olmaya
karar verdim. ("nihai" kelimesini söylerken sesi daha da titremişti,
sonra yine güldü) ama dediğim gibi çok zor. Doktorluk matematik problemi
çözmekten daha zor; biyoloji, kimya, fizik ile alakalı daha başka bir şey ve
ben daha en basit soruları çözerken bile sık sık hata yapıyorum.
Dewitt, yüzünde yumuşak
bir anlam, sesinde gergin bir tonla onu teselli etmeye çalıştı:
- Ama neden yapamayasın
ki, Karlin?
Karlin abisine bakıp
kızararak:
- Ya yapamam işte, diye
karşı çıktı.
Konuşmayı başlatan
Konni, içini çekti:
- Ah, Karlin ah!
Kendini ne kadar da küçük görüyorsun, oysa senden ne iyi bir doktor olur. (uzun,
kırışık parmağını kızının yüzüne tuttu) Hastalarının senin şu iyilik fışkıran
yüzünü görmeleri bile iyileşmelerine çok yardımcı olur. Biliyorsun...
iyileşmek, öncelikle morale bağlıdır.
- Evet, baba...
biliyorum. Ama... ben... öbür türlü... yardım etmek istiyorum.
- Nasıl?
Karlin gözlerini devirdi, tüm bunların
üzerinde uzun uzun düşündüğünü belli eden bir tavır takınarak yerinde
kımıldandı. Bu soruların hepsini beklediğini ve cevap vermeye hazır olduğunu
gösterecek bir kararlılıkla konuşmaya çalışıyor, ancak sorulan her soru
karşısında sesi heyecandan titriyordu:
- Düşündüm ki... benim
ne yeteneğim var? Kitap okumayı seviyorum, ama duygularımı yazıyla ifade etmek
bana zor geliyor, beceremiyorum. Resim çizmek istiyorum, ama onu da
beceremiyorum. Hem etrafta bir sürü hasta insan varken neden resim çizmekle
uğraşayım ki? Ya da neden ciltlerce kitaplar yazayım? Ya da şarkı söyleyeyim? Bunlar
gereksiz şeyler. Ben insanlarla yüz yüze iletişim kurarak yardım edebileceğim
bir meslek türü seçtim. Söyleyeyim mi?
Gözleri babasıyla abisi
arasında hızlıca mekik dokudu:
- Söylüyoruuum... psikaartris
olmak.
Konni de, Dewitt te bu söz karşısında birden
kahkahalara boğuldular. Karlin önce şaşkın gözlerle onlara baktı, ama neden
sonra sebebini bilmediği halde o da gülmeye başladı. En çok Dewitt gülüyordu; yanakları
çöküklükten kurtulup yan taraflara yayılarak tombullaşmış, hafif çıkık alnının
ortasında yamuk bir damar belirmişti ve kıpkırmızı bir halde, gözlerinden
süzülen yaşları silmeye çalışıyordu. Karlin, onu bu halde görünce kahkahası daha
da büyüdü, o da onun gibi gözyaşı döktü. Sonra aralarında ciddiyeti ilk kazanan
kişi olan yaşlı adam kesik kesik öksürerek:
- O "Psikaartris"
değil kızım... öhö, öhö... doğrusu "Psikiyatrist." dedi.
Bu açıklama üzerine
diğer ikisi de; ara sıra pıskırtarak, gülmeyi yavaşça bıraktılar. Konni sözünü
sürdürdü:
- Hem sen doktor olmak
zor demiyor muydun?
Karlin ona baktı,
gülümseyen ağzındaki iki ön dişi hala meydandaydı:
- Ama baba bu daha
farklı, ben... anlıyorum. Yani... (öksürür gibi güldü) insanları anlıyorum.
Yeteneğim var bu konuda.
Dewitt:
- Katılıyorum, diye hak
verdi.
Konuşma bir süre daha uzadı. Ara sıra kısa
gülüşmeler yaşansa da genel olarak ciddi bir havası vardı; Karlin'in okuldaki
arkadaşlarının her birinin sıkıntılarından ya da birlikte geçirdikleri güzel
anlardan, öğretmeninin yakın zaman önce yakınını kaybettiği için duyduğu büyük
acıdan, Dewitt'in üniversitedeki araştırmaları sonucu elde ettiği iç karartıcı
bilgilerden, üniversiteden tanıdığı ve kendisine hediye ettiği çaydan daha çok
getirmesi için ricada bulunduğu türk arkadaşı Ömer'den, ülkesinden, Konni'nin abartarak
bahsettiği, polis olduğu zamanlardaki kahramanlık anılarından, havanın
durumundan, Karlin'in birden hüzün dolu bir yüzle hatırlayarak konuyu ona
yönelttiği Rosalyn'den, dedesi Adelhard ve yaptığı pastaların, keklerin, donatların
muhteşem lezzetinden konuşuldu. Konuşmanın bu son kısmında herkes önündeki,
artık iyice soğumuş üçgen şeklindeki yumurtayı iştahla yemeğe başladı.
Karlin, abisi yemeğine çatal savururken bileğinden
yakalayıp saate baktı; 7'yi gösteriyordu. Çayı koymak için ayağa kalktı ancak aynı
anda Dewitt te ayağa fırlayıp önüne geçti, dolu ağzıyla:
- Sen dur, sen dur. Ben
koyarım. dedi.
Kardeşi karşı çıkıp
ocağa doğru gitmeye çalışınca:
- Sofrayı ve yemeği sen
hazırladın zaten, bırak bari çayı ben koyayım. diye ısrar edip onu gülümseterek
yerine oturttu.
Karlin çatalı eline aldı ve onu, ortada içi
reçel dolu geniş kaseye daldırdı, ardından reçellenmiş çatalını çıkarıp uç
kısmından aşağıya doğru yarısı eksilmiş olan yumurtasının geniş tarafına sürdü.
Bunu birkaç kez tekrarladı, sonra yemeğinin kalanını bitirmeye girişti.
***
Yumurtalar yendi, çaylar içildi, sofra el
birliğiyle toplandı ve ardından herkes işini yapmak üzere, oyuncuların
rollerini hızlı hızlı oynadığı bir tiyatro sahnesi gibi; Dewitt ve Karlin
odalarına aynı anda girerken, babaları da krem rengi kanepenin uç tarafına
bitişik, köşede kanepeyle aynı doğrultuda bulunan yuvarlak, meşe ağacından bir
sehpanın üzerine çapraz bir halde konmuş büyük kasalı, merkez noktasından her
yöne eşit bir şekilde giderek eğilen geniş ekranlı, simsiyah televizyonu
izlemek için, kanepenin öbür ucunda, Karlin'in odasına açılan kapının hemen yan
tarafında bu siyah kutuya dönük halde duran, kanepeye göre daha açık renkteki
koltuğa oturdu ve koltuğun kenarında düşmek üzereymiş gibi bekleyen uzun kumandayı
kapıp televizyonu açtı.
Bu sahnenin bir
senaryosu yoktu ve herkes oynayacağı rolü kendi kafasında kurgulamıştı; hepsi
aynı sahnede buluşan, aktör, aktrist ve aynı gösteride oynamalarına rağmen birbirlerine
bağlı olmayan senaristlerdi.
Dewitt, babasına hatırlatma
yapma fırsatını vermemek için kardeşine hafif alaycı bir yüz ifadesiyle bakarak
yüksek sesle; "Ben gidip hazırlanayım da şu adamcağıza yardım edeyim bari."
demişti. Bunu söylerken zihnindeki mahkemede, hakim her şeyi göz önünde bulundurduktan
sonra, doğruluğuna kesin olarak inandığı bu yargıya varmıştı;
"Beni yetişkin
olarak görmüyorsa, varsın görmesin. Umurumda değil, zaten onu memnun etmek
mümkün değil. İnatçı, hırçın bir ihtiyar işte, Adelhard ta öyle... fakat ben
seviye sahibi olmalıyım. İleride onlara benzememeliyim. Kendimi tutmalı,
sabretmeli, olgunlaşmalıyım. Karlin'inki kadar kadar iyi, saf bir yüreğim
olmalı, böyle olursa hem ben mutlu olurum, hem de başkaları. Zaten bu mesleği
de bunun için seçtim. Evet, ben doğru yoldayım, sadece arada bir kendimi
kaybediyorum. Bunu yapmamalıyım! Kendime hakim olmalıyım, yüce bir insan
olmalıyım. Evet, bunu yapabilirim. Şimdi gidip ona yardım etmem gerekiyor
öyleyse. Ah, böyle bir kardeşe sahip olduğum için o kadar şanslıyım ki, o
olmasaydı eminim ki, kariyerimde bu başarıyı yakalayamaz, evden kaçar, kötü bir
yaşam sürerdim. Evet, evet... kesinlikle çok şanslıyım."
Konni, oğlunun kızına,
Adelhard'a yardım edeceğini belirttiği sözün arkasında yatan anlamı hemencecik
kavrayarak;
"Aklın sıra sana minnet
borçlu olmam gerektiğini mi söylemek istiyorsun ha? Ukela velet seni. Keşke
gitmemekte ısrar etseydin de, işe başlar başlamaz ya da ilk maaşını alır almaz
seni bu evden kovacağımı yüzüne bağırarak söyleme imkanı elde etseydim... o
zaman senin gibi büyümek bilmeyen, kendini bir şey zanneden çocuğun tekiyle
uğraşmak zorunda kalmazdım. Ah, ah! Karlin sana hiç hak etmediğin halde bu kadar
iyi davranıyor... biricik incim benim. Sen olmasaydın annenin ölümünü nasıl
kaldırabilirdim, bu veletle nasıl başa çıkabilirdim, iyi bir evlat
yetiştirmenin gururunu, mutluluğunu yüreğimin derinliklerinde nasıl
hissedebilir, hayata nasıl tekrar bağlanabilirdim? Benim bir tanecik, eşi
olmayan canım kızım..."
Karlin ise, Dewitt'in
bunu söylemesi üzerine şunu düşünmüştü;
"Evet! Çok iyi,
çok. Ne kadar da doğru bir davranış sergiledin abi, çok iyisin. Babam ne kadar
mutlu olmuştur şimdi... ah çok mutluyum. Kalbim huzurla doldu sayende. Doğru,
anlaşamayabilirsiniz. Eminim ikinizin de haklı olduğu nedenler vardır, bu
konuda benim bir şey söylemeye, düşünmeye hakkım yok. Ama aramızdaki sevgi
kaybolmamalı, her gün tazelenmeli, büyümeli, hepimizin ruhunu doldurarak
sıcacık yapmalı. Hayır, benim bir şey demeye hakkım yok. Ama kavga etmeyin, ne
olur! Son bulsun artık. Sizi böyle tartışırken görünce ne kadar üzülüyorum bir
bilseniz, kalbim ne denli acı çekiyor... her şeye rağmen biz bir aileiz. Ah,
siz benim her şeyimsiniz!"
Dewitt verdiği karar
üzerine, hazırlanmak için odasına gitmişti. Konni, televizyonda her sabah
izlediği, sırf belgesel yayınlayan bir kanalı açmak, günlük görevini yerine
getirmek için Karlin'in odasının yanındaki koltuğa kurulmuş, kumandanın kare
şeklindeki kırmızı düğmesine basmıştı. Karlin ise, aklında sürekli aynı
düşünceler dönüp durarak, yüzünde doğan mutluluk güneşiyle, okula hazırlanmak
için babasının yanından geçip, temizlikten pırıl pırıl parlayan, her şeyin yerli
yerinde düzgünce beklediği, çoğu pembe tonlarındaki eşyalarla bezeli odasına, kayarcasına
girmiş, üzerinde yer yer kahverengi halkalar olan ve çeşitli süslerin
kıvrıldığı girintili çıkıntılı ahşap kapıyı nazikçe kapamıştı.
***
Yaklaşık on beş dakika sonra Dewitt ile
Karlin, odalarından aynı anda çıktılar; Karlin'in arkada topladığı saçları,
ensesinin bittiği yere kadar uzanıyor, yürürken sağa sola hafif hafif
sallanıyordu. Üzerine giydiği, mor ile pembe arası bir tondaki okul üniformasının,
yeni ütülendiği belli olan keskin çizgili kollarının uçları küçük ellerine
dokunuyor, eteği, ayaklarına geçirdiği uzun, bembeyaz çoraplarının son bulduğu
dizlerine kadar iniyordu. Sırtına yüklendiği pembe çantası, pek ağır
görünmüyordu. Abisine baktı. Kendisinin aksine o, çok özensiz giyinmişti; buruşuk,
mavi çizgili bir gömlek, yine ütüsüz kahverengi bir pantolon ve değişmemiş gri
çoraplar.
Aslanlarla ilgili bir belgesel izleyen Konni
dönüp, kapıya doğru ağır ağır yürüyen oğlunu izlerken Karlin koşup babasının
ufak başına sarıldı, küçük dudaklarını, sarkmaya başlamış kırışıklı yanağına
bastırdı ve o da sağ elindeki kumandayı sol eline devrederek, kızının boynuna
dolanmış kolunu, tüm vücudunu bir ürperiş sarmasına neden olan bir sıcaklık
duyarak, şefkatle sıktı.
Karlin neşeyle
gülümsüyordu:
- Güle güle baba, güle
güle!
- Görüşürüz kızım,
dikkatli ol.
Babasıyla vedalaşmasının ardından, kapının
önünde kendisini bekleyen abisine uçar gibi koştu, somurtkan bir yüzle halının
beyaz püsküllerine bakarak dalmış Dewitt'in, onu görünce ince dudaklarında,
geniş bir tebessüm belirdi ve kapıyı açarak kardeşine yol verdi.
Karlin'in ardından o da dışarı adım atacaktı
ki, mutfak kapısının yanında, küçük, koyu kahverengi dolabın üzerindeki gri
telefon tiz bir çığlık kopardı.
Kardeşi hemen dönüp ona
baktı:
- Sen bak, sen bak abi.
Ben beklerim. dedi küçük elini ve başını çabuk çabuk sallayarak.
Dewitt kapıyı aralık
bırakıp salona doğru hızlı adımlarla yürüdü, ancak o daha kısa koridordan
çıkmadan, içeriden gelen konuşma seslerinden telefonun çoktan açıldığını
anlayıp geri dönmeye davrandı. Fakat yine durdu. Babası onu çağırmıştı:
- Dewitt, gel buraya!
Salona girdiğinde Konni,
telefonun büyük kabzasını yerine koyuyordu:
- Gitmene gerek
kalmadı.
- Neden?
Yaşlı adam ona küçümseyici bir yüzle baktı,
derin bir iç çekti ve uzun başakların arasından avına doğru sinsice ilerleyen aslanı
gösteren belgeseli izlemek için koltuğuna döndü.
Dewitt'in çirkin yüzü,
önce tiksintiyle buruştu, ancak hemen sonra sevinçle parladı. "Güzel,
güzel. Demek öğlene kadar yatabileceğim he?" diye düşünüyordu. Birkaç
dakika boyunca hareket etmeden, televizyonu izleyerek öylece ayakta dikili
kaldı. Belgeselde; bir incelip bir kalınlaşan garip bir sesin, çabuk çabuk
konuşarak bir yığın bilgi vermesinin eşliğinde, aslan ve onun artık iyice
yaklaştığı, ölümün kendisine çok yakın olduğundan habersiz mutlu mutlu önünde
duran çalılıktaki yaprakları yemekte olan ceylan, aynı sahnede gösteriliyordu.
Dewitt, bu garip sesin bahsettiği şeyleri anlamak için kaşlarını çatmış, pür
dikkat kesilmişti:
Şimdi
erkek aslan oldukça acıkmış durumda ve eğer bu yemeği kaçırırsa gerçekten çok
zor bir duruma düşecek, çünkü yakınlarda neredeyse hiç bir av yok. Erkek aslan
yaklaşıyor, yaklaşıyor... evet, şimdi oldukça yakınlaştı. En ufak bir ses bile
ceylanı kaçırmaya yeter, bu yüzden çok ama çok dikkatli olması gerekiyor. Güney
aslanları, normalde uysal olmalarına karşın bu tip durumlarda içlerindeki
vahşiliği ortaya çıkarıyorlar, öyle ki eğer bir başka aslan da aynı avı kapmaya
çalışırsa onunla ölene ya da öldürene dek dövüşür. Ama şu an hayvanımız yalnız
görünüyor, evet... atlamak üzere. Ceylan bu kadar yakın olmasına rağmen onu
fark etmiyor, bu onun için çok iyi haber. Yakalaması an meselesi... ve işte
saldırdı.
Seslendiren kişi bunu
der demez, aslan iri ayakları üzerinde avına doğru sıçradı ve keskin dişleriyle
pençelerini kalçasına geçirdi. Ceylan bir kaç defa kaçmaya çalıştı ancak aslan
kendini geriye yatırarak onu devirdi ve bu kez hayvanın ince boynunu ısırdı. Bir
kaç dakika boyunca çırpınan ceylan, aslanın dişlerini boynuna tekrar tekrar
saplamasıyla öldü.
Bu sahneyi bıkkın bir
halde izleyen Konni, birbirinin üstüne attığı bacaklarını indirdi ve salonun
ortasında sanki oraya çakılmış gibi kıpırdamadan televizyonu izleyen oğluna bir
göz atıp yerinde kımıldandı.
Dewitt ise biraz
ürkmüştü ancak kendini aslanın yerine koyarak; "Açken hepimiz böyleyiz, bu
doğanın kanunu." diye genel bir düşünceyle dudaklarını büzüp, başını
salladı. Aslan, yemeğinin karnını deşmeye girişmişti.
Arka taraftan birden,
kapı kapanma sesi geldi ve salonda biri ayakta, biri oturan baba oğul dönüp
koridorun ağzına baktılar; Karlin çantasını havada uçuştura uçuştura, çalılıklardan
birden sıçrayarak çıkan bir tavşan gibi o boşluktan fırladı, kimseye bakmadan
sırtındakini yere bırakıp aceleyle çoraplarını çıkarmaya koyuldu. Sağ
ayağındaki çorabı çıkarıp çantasının yanına attı, öbürünü çıkarmaya girişirken
abisi sorulması gerekeni sordu:
- Ne oldu Karlin?
Kardeşi başını, önünde
üstündekini çıkartmak için çekiştirdiği ayağından ona çevirdi ama dengesini
kaybedip yumuşak bir halde yana düştü; çorap düşerken çıkmış, elinde kalmıştı.
Gülmeye başladı ve bu onu izlemekte olan iki insana da yansıdı. Çoraplı elini
alnına bastırıp öbür eliyle ayağa kalkmaya çalışarak:
- Dişimi... diye söze
başlayacak oldu ama ağzında iki ön dişinin yanındaki ve alttaki dişlerin de
görünmesine yol açacak şekilde, daha çok güldü. Kalkmayı başardı, elindeki çorabı,
yerde duran ötekisinin üzerine attı, sonra sakinleşmek için derin nefesler alıp
vererek:
- Dişimi fırçalamayı
unuttum da. dedi.
Sonra çıplak ayakları aceleyle,
dibinde babasının odası bulunan uzun koridorun başındaki banyoya doğru hareket
etti, kapıyı kapamadan, tek eliyle aynanın önündeki diş macununu kapıp aynı
anda öbür eline aldığı diş fırçasının üzerine sürdü ve sanki saniyede on defa
fırçalıyormuş gibi insanı şaşkına çevirecek bir hızla dişlerini temizlemeye
koyuldu.
Yaşlı adam kanalı
değiştirdi, Dewitt te dişlerini harıl hurul fırçalayan kardeşiyle konuşmak için
banyonun önüne giderek orada durdu. Kendisini fark eden kardeşinin kolu,
elektrik kesildiği için hareket etmeyi aniden kesen bir çamaşır makinesi gibi
durdu, başı ona çevrildi, gülümsediği için ağzını kapatıp fırçayı bir süreliğine
çıkarmak zorunda kaldı, ardından ciddileşti, elektrikler geldi ve Karlin tekrar
aynaya dönerek, işine devam etti. Ağzının her yanını, mor çubukla temizlerken
başını sağa, sola ve yukarı inanılmaz bir çeviklikle çevirdiği için
arkasındaki, havada uçuşan toplu sarı saçlar, ensesini temizleyen bir fırça
gibi görünüyordu.
Dewitt, müthiş bir
hızla hareket eden ve güldürmeyi çok sevdiği kardeşine:
- Zaten bembeyazlar,
neden fırçalıyorsun ki? diye, sanki çok ayıp bir şey yapıyormuş gibi, öfkeli
bir tavır takınarak, şaka yollu söylendi.
Kardeşi az önce yaptığı
gibi; ağzını şişirerek, fırçayı çıkardı ve gözlerini başka yöne çevirerek
kapadı. Bu hareketiyle; "Abi, lütfen. Şimdi olmaz." demek istiyor
gibiydi.
Dewitt kendisiyle
övünüyormuş gibi gururla:
- Ben gitmeyeceğim,
gerek kalmamış. dedi.
Bu sırada Karlin, ters
"J" yi andıran çeşmeden ağzına su doldurmakla uğraşıyordu. Anlaşılmaz
bir sesle:
- Hmmm... dedi.
Sonra ağzını çalkalayıp
tükürdü ve bunu birkaç kez tekrarladı. Kapıyı kapayıp abisine bakmadan salona doğru
koştu, çoraplarını ayağına, çantasını sırtına giydi, arkadan kendisine doğru
yürüyen Dewitt'e dönüp ona sımsıkı sarıldı ve evi terk etti.
***
Dewitt, odasına döndü ve sıçrayıp kendini yüz
üstü yatağa attı. "Şöyle bir iki saat uyusam hiç fena olmaz. Uyanınca da
banyo yaparım, sonra Hackett'la buluşurum. Biraz içer, biraz gezip tozarız...
ee, sınavlar seni yedi bitirdi. Kendini ödüllendirmenin zamanı geldi, öyle
değil mi dedektif Dewitt?" diye düşünerek gülümsedi ve gözlerini kapadı.
Fakat birden, salondan
gelen gür bir sesle irkilerek tekrar açtı:
- Nedir bu vahşet
böyle!
Kaşlarını çatarak
doğruldu, yataktan indi, birkaç uzun adım atarak salona ulaştı ve tek eliyle
kumandayı tutan, öbür eliyle de küçük çenesini acele acele kaşıyan babasının
gergin bir suratla izlediği televizyona baktı. Haberi kaçırmıştı.
Bol makyajlı, orta
yaşlarda olduğu belli düz kahverengi saçlara sahip bir kadın:
...evet size, inşası hala sürmekte olan yeni hastane
bölgesinde yaşanan toplu cinayetin ayrıntılarını bildirdik. diyordu.
Dewitt merakını
yenemeyerek yaşlı adama dönüp:
- Bu cinayetler burada
mı olmuş? diye sordu.
Konni televizyonu
kapattı ve gözlerini yerden ayırmadan cevap verdi:
- Evet.
Durakladı, sonra birden
oğluna dönerek öğrendiklerini bir bir anlatmaya koyuldu:
- Hani bu şehirde bir
kaç hastane var, onlar da da ne doğru dürüst bir doktor ekibi, ne de alet yok
ya... işte bu yüzden Karlin'in gittiği okulun az ötesine yeni bir hastane
inşasına başlamışlardı. Arka tarafında kocaman, bomboş bir arazi var, oraya
hastane için büyük bir bahçe yapıyorlar, ancak şu an orası demir çubuklarla
dolu, yani daha temeli anca atıldı.
Sesine öfke karıştı:
- Ne kadar tembel herif
bunlar canım, kaç ay geçti hala aynı. Neyse... üç kişi bu demirlere saplı
bulunmuş. Üçünün de hastanenin en üst katından atladığını söyledi haberde. Ama
bu çok mantıksız! Katiller türüyor, katiller. Hannover'da bu canavarlarla az mı
uğraştım...
Dewitt'in yüzündeki tek
güzel şey olan mavi gözleri kocaman açıldı, kaşları daha çok çatıldı ve
babasının susmasının ardından, soğukkanlı bir tavır takınmaya çalışarak:
- Birkaç şey soracağım,
dedi. Cinayet olduğu kesin mi? Bir de...
Ama babası, sözünü
tamamlamasına fırsat vermeden bildiği detayları, düşünceleriyle karıştırarak
ekledi:
- Birisi doktor... kalp
cerrahı. Şu eski hastanede çalışıyormuş. Onun orada ne işi vardı, Tanrı bilir. Diğer
ikisi ise oranın inşaatında çalışan iki işçi. Eminim tüm iş onların başının
altından çıktı. Polis olaya el attı ama şimdiye kadar bir iz bulamamışlar. Bu
ne demek? Ya dediğim gibi o ikisi suçlu, ya da katil (veya katiller) gerçekten
işini biliyor. Çünkü bunu çaylak biri yapsaydı illa ki bir hata yapardı ki
zaten o tip birinin işine benzemiyor. Neyse bak otopsileri yapılmış; doktor göğsüne
saplanıp sırtından çıkan demir yüzünden ölmüş, o iki işçinin biri de aynı
şekilde. Ancak ötekisi nasıl ölmüş biliyor musun?
Ağzındaki sararmış
dişleri gösterecek şekilde, sinsice gülümsedi:
- Boğularak... hem de
elle.
Oğlu onun
anlattıklarını dinlerken olayın mantıksızlığından mı, babasının sesine kasıtlı
olarak kattığı ürkütücü tondan mı yoksa bunların hiç birinin umrunda olmadığından
mıdır bilinmez (belki hepsi yüzündendir), uzunca bir nefes aldı ve sonra
sönmekte olan bir balon gibi ağır ağır verdi.
Yaşlı adam ayağa kalkarak
konuşmasına devam etti:
- Üstelik iki işçinin
uyuşturucu bağımlısı oldu...
Zil çaldı.
Sözünü bitirmeden dönüp
koridorun dibindeki odasına doğru yürüyen babasını donmuş gibi kımıldamadan,
bir süre boyunca izleyen Dewitt, zilin ikinci kez çalmasıyla uykudan uyanır
gibi ayıldı ve koşarak kapıyı açtı.
Karşısına; tıpkı
kardeşi gibi, siyah saçlarını arkada toplamış, yüzünde pek çok sivilce izi
bulunan, üzerine siyah renkte bol bir kapüşon giymiş, okul üniformasının mora
çalan eteği buruş buruş olan, kendisine ürkek bir yüzle bakan ve karnına
yapıştırdığı pembe ellerinde küçük, kırmızı boyayla beceriksizce boyanmış, küp
şeklindeki tahtadan bir kutuyu sıkıca tutan bir kız çıktı.
***
Dewitt, sesine elinden
geldiğince doğal bir hava vermeye çalışarak:
- Aa, Rosalyn. Naber? diye
konuştu düşünmeden. Yüz ifadesi doğal bir pırıltıyla parlasa da sesindeki
hoşnutsuzluk onu ele veriyordu.
Rosalyn bir anda öyle
bir heyecana kapıldı ki, cevap vermek için ağzını açtığında vücudu şiddetle
kasıldı ve konuşacak gücü bulamayıp tekrar kapadı. Ağlayacakmış gibi genç adama
baktı. Bu bakış; "Lütfen, size yalvarıyorum. Cevabını önceden hazırladığım
soruları sorun, bana acı çektirmeyin..." diyordu sanki.
Genç adam,
dudaklarındaki tebessümü yaymak için çaba harcadı ancak ters tepti; yüz kasları
yorulmuş gibi kendini bıraktı ve gerçek hislerini yansıttı. Rosalyn'in
gözlerinin içine bıkkınlıkla bakarak sordu:
- Ne oldu? Yolda Karlin
ile karşılaşmadın mı?
Nihayet Rosalyn, titrek
bir sesle konuştu:
- Ben... yok, ben de
onu soracaktım. Yani, burada mı diye.
Dewitt öfkelenmeye
başlayarak:
- Ee, ne oldu peki?
(elinde tuttuğu kutuyu işaret etti) Onu mu verecektin yoksa?
Kızın yüzü birden o
kadar garip bir hal aldı ki, hangi duyguyu hissedeceğini şaşırmış gibi genç
adamı ürküten bir şiddetle seyirmeye başladı. Elinde tuttuğu şeye baktı, sonra:
- Evet, diye ağzında
geveledi.
- İstersen bana ver,
ben ona veririm.
Başını kaldırıp genç
adamın uzattığı incecik parmaklarına çevirdi. Ardından:
- Şey... tamam o zaman,
diyerek şimşek gibi bir hızla kutuyu eline uzattı, ancak kutu o ele çarptı ve o
el de geri çekildi. Dewitt'in öfkeyle iç çektiğini duydu, kutuyu uzattığı
elleri havada bir süre öylece kaldı, sonra aynı ince parmaklar bu kez sert bir
hareketle elinde tuttuğu şeyi kaptı.
Rosalyn, gözleri
kırmızı kutuya dikili bir halde:
- Görüşürüz, dedi ve tam
geriye dönüp birkaç adım atmıştı ki arkadan onu irkilten hırıltılı bir ses
duydu:
- Oo, kimler gelmiş!
Hoş geldin canım, hoş geldin. Ne oldu? Gel buraya bakayım.
Sesin geldiği yöne
doğru başını çevirdi; genç adamın yanında, sırtına uzun, koyu kahverengi bir
palto, başına da gri bir fötr şapka giymiş, konuşurken uzun gerdanlığı hızla
sallanan yaşlı bir adam gördü ve kaçmasının artık imkansız olduğunu anlayan,
yaralı bir av gibi uysalca oraya doğru küçük adımlar atarak yavaşça yaklaştı.
Dewitt babasının ayak
seslerini duyar duymaz kutuyu cebine sokmuştu, yanı başına gelip o baş ağrıtan
gür sesini duyunca rahatsız olup onları baş başa bırakarak odasına yöneldi.
"Of, bu kızın nesi
var böyle..." diye düşündü ve cebine sakladığı küçük, kırmızı kutuyu
çıkardı, kapağını açtı; içinde bir çok kez katlanmış, buruşuk, beyaz bir kağıt
duruyordu. Onu çevik bir hareketle aldı, boş kutuyu yatağının yanında duran
dolabın en üst çekmecesine fırlatıp çekmeceyi sertçe kapattı, bozuk yatağına
oturdu ve iki eliyle kağıdı, çabuk çabuk açmaya koyuldu.
Açmayı bitirdiğinde, "Bu
da ne?" diye düşünüp kaşlarını çattı.
Kağıdın en yukarısında,
üstü (herhalde vazgeçildiği için) karalanmış, kurşun kalemle yazıldığı belli
olan bir cümle, aşağısında da upuzun bir şiir vardı. Dewitt, kağıdı dizlerinin
üzerine yatay bir şekilde koyup elleriyle iki yanına, dümdüz olana dek tekrar
tekrar bastırdı ve sonra kaldırıp gözlerini o üstteki cümleye yaklaştırarak ne
yazdığını anlamaya çalıştı:
"S... a... d...
e... c... e... b... i... l... i... s... " Geri kalanı kafasında tamamlandı
ve fısıltıyla:
- Sadece bil istedim,
dedi. Ardından yüzünü buruşturup "Aşk şiiri mi?" diye düşünerek çirkin
bir el yazısıyla yazılmış şiiri okumaya başladı:
Beyaz Örümcek
Sekiz gözlü beyaz örümcek varmış,
Yalnız dolaşan vahşi ormanda...
Yapraklar düşermiş kafasına, ateşle kaplı
Tüylü bacaklarının ağaca değdiği anda...
Kaçarmış oradan sıçrayarak, korkuyla
Çok yorulurmuş çelimsiz vücudunu taşırken,
Gözlerine toprak kaçıp onları sulandırırken
Acı duyarmış, zehirlerken vücudunu
Eğilip güllerin, o geçerken batırdıkları diken.
Dururmuş aniden, başka ağaçlar çıkınca karşısına,
Koşmaya devam edermiş bitkin halde, uzaklara...
İlerliyormuş ama herşey, o ne kadar ilerlerse.
Faydasızmış kaçmak, gidermiş o yüzden aslan krala
Korunmak için ağaçlardan, güllerden ve topraktan.
Görürmüş onu kral, zavallı bir durumda...
Kükrermiş öfkeyle; ağaçlara, güllere ve toprağa...
Başını okşarmış örümceğin, alırmış onu yuvasına
Beklermiş orada pek çok yaralı hayvan,
İyileşmeyi ve hayata dönmeyi.
Birbirlerine sokulmuş yavru kuşlar gibi,
Kardeşmiş şimdi hepsi,
Uyanmak istemeyen rüya dolu sonsuz uykularından...
Ayrılmak istemiyormuş oradan asla ve asla.
Sarılmış kısa bacaklarıyla kardeşlerine,
Dokundurmuş tüylü dudaklarını alınlarına,
Dalmış o da uykuya; ne kadar mutlu olduğunu düşüne
düşüne...
Sertçe kapanan kapı ve hızla
yükselen ayak seslerini işiterek şiiri okumayı kesip yine en üst çekmeceyi açtı
ve kağıdı oraya atıp kapadı. Açık kapıdan içeriye yüzü mutlulukla ışıldayan
babası girdi ve hızlı hızlı konuşmaya başladı:
- Ah şu zavallı kız
benim incimle ne kadar teselli buluyordur, o olmasa onun için hayat kim bilir
ne kadar zor olurdu?
Ağarmaya başlayan
kaşlarını kaldırıp ellerini paltosunun cebine soktu:
- Ee sana ne dedi?
Buraya neden gelmiş? Yolda Karlin'i görmemiş mi? diye art arda sıkılan tabanca
gibi kurşunları oğluna dizdi.
Dewitt tıpkı az önce
Adelhard'a yardım etmeye gitmesine neden gerek kalmadığını sorduğu sırada
babasının yaptığı gibi, ona küçümseyen mavi gözlerle baktı ve derin bir iç
geçirerek başını eğdi. Yaşlı adam bu hareket umurunda değilmiş gibi ekledi:
- Ben bizim Konrad'a
gidip bir selam vereceğim. (Konrad, Konni'nin eski meslektaşlarından ve çok yakın
arkadaşlarından biriydi)
Sonra söyleyeceği başka
bir şey var mı diye düşünerek gözlerini kısıp dar odada gezdirdi ve ardından kapıya
yönelerek dışarı çıktı. Odayı süzerken bakmadığı tek şey; oğluydu.
Dewitt öfkeyle
soluyarak yanındaki küçük dolabın en üst çekmecesinden kağıdı çıkardı,
kaşlarını daha çok çatarak kaldığı yerden, hızlı hızlı okumaya devam etti:
Uyanmış sabahın ilk ışıklarıyla, dehşete kapılmış
birden
Yokmuş altı bacağı yerinde, yüzüyormuş hepsi kan
gölünde...
"Neler oluyor?" diye düşünmüş, vücudu
acıyla sızlarken.
Fıldır fıldır dönüyormuş gözleri, kardeşlerini
ararken.
Bomboşmuş ama yuva, kalmış orada yalnız başına.
"Kralım!" diye bağırmış: "Yardım edin
yalvarırım bana..."
"Nasıl dayanacağım ben, bu büyük acıya?"
"Nasıl hissetmedim ben, kopan bacaklarımın
acısını?"
"Kardeşlerim mi yaptı, yoksa bunu bana?"
"Hayır," demiş üzüntüyle: "Sevdim ben
onları, tüm kalbimle
Işık kadar saf, vücudum gibi beyaz bir
sevgiyle..."
Sıkarak dişlerini acıyla, yuvarlamış yuvanın ağzına
kendini,
Görünce uzun dişleriyle ağaçların, ateşle parlayan
gözlerini
Dikenlerini uzatmış güllerin, öfkeyle toprağı
deldiklerini
Onu zehirle doldurup, şiddetle sarstıklarını
Çığlık atmış korkuyla, büzmüş beyaz dudaklarını.
Yuvarlanmaya çalışmış geriye doğru, ama yetmemiş
gücü
Çakılmış gibi sanki olduğu yere, kımıldamamış
vücudu.
Seyretmek zorundaymış bu kıyamet manzarasını.
Dönmüş avdan aslan kral, bakmış öfke dolu yüzlere,
Ve köşeye sıkışmış örümceğin, bacaksız gövdesine.
Bağırmış zalimlere, emretmiş onu rahat bırakmalarını
Duymuyormuş zalimler onu, kapatmışlar kulaklarını.
Dalgalanmış toprak; kahverengi bir deniz gibi,
Düşürmüş örümceği, kralın dağılan yuvasından
Sürüklemiş onu, dev canavar ağaçların arasından.
Beyaz örümcek ağlıyormuş, atıyormuş kalbi delicesine
Salyaları akıyormuş canavarların, gözyaşı kaplı
yüzüne.
Tam o sırada bir ceylan fırlamış çalılıklardan,
Atlamış önüne örümceğin, onu korumak için
Ruhları kötülükle dolu çirkin yaratıklardan.
Yok olmuş hepsi birden; kalmış ormanda tek ikisi,
Çevirmiş güzel başını ceylan, konuşmuş güzel
sesiyle:
"Merak etme, yanındayım ben senin, artık
üzülme..."
Kırpmış güzel gözlerini, gülümsemiş güzel
dudaklarıyla.
İyileşmiş yaraları örümceğin, çıkmış tüylü bacakları
geriye
Atıyormuş kalbi hızla, bakmış ona yakından, kalkmış
ayağa:
"Bir şey yok," demiş; "Senden başka
kimse yok!"
Sevmiş onu, tüm kalbiyle o anda
Sevmiş onu, her şeyden daha çok...
***