Genç Sporun Yaşlı Geleneği
Hayatında, psikolojik veya fiziksel anlamda büyük
bir darbe almamış her genç spora ilgi duyar. Gerçi bunu ben de bilmiyorum.
Belki de bu durum sadece bu ülkede geçerlidir ve sadece bizim bu tarz bir
bayramımız vardır. Bilgi sahibi olmadığım bir konu hakkında, böylesine kesin
bir yargı bildiren bir cümleyle giriş yaptığım için utanıyorum ve o yüzden
yazımı tecrübe ve düşüncelerimle sınırlandıracağım. Eğitim hayatımda, farklı il
veya ilçelerde birçok kez okul değiştirdim ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki
özellikle bazı spor dalları gençler için vazgeçilmez.
E tabi kanı kaynayan bu gençlerin enerjilerini
atmaları lazım. Tabi tabi. Mesela futbol oynayarak atacaklar. Siyahlı beyazlı
bir top nereye giderse, yorgunluktan bitap düşene dek ve terden sırılsıklam
olana dek peşinden koşarak. (Kaleye çok yaklaştığında) büyük bir heyecan ve
umutla ona tekme sallayarak. Top direkten döndüğünde de söylenebilecek en kötü
söz için yaratıcılığını kullanıp kelime dağarcığını genişleterek. Düşüp dizini
bir kayaya vurarak, kimi zaman acı çekip ağlayarak ve kimi zaman da zafer
sevinciyle dağları taşları inletecek kadar yüksek bir sevinç çığlığı kopararak.
Oyunda arkadaşlarını ona destek olurken gördüğünde mutluluktan gözyaşı dökerek.
Fakat takımının kaçınılmaz yenilgiye uğrayacağını önceden kestirdiği ya da
birkaç aksaklık yüzünden bu önyargıya kapıldığında da “Hulk” a dönüşüp içindeki
karanlık yaratığın kendisini esir almasına müsaade ederek; arkadaşlarına
bağırıp çağırıp kalp kırarak ya da tam tersine onların da “Hulk” a dönüşmesine
neden olarak gergin bir ortam oluşturarak.
Haklılık veya haksızlık kavramlarının bu saatten
sonra hiçbir şey ifade etmediğini, artık mutlak hükmü yalnızca fiziksel
kuvvetin verebileceğini tüm benliğiyle kavrayarak. Kin ve nefret dolu bir gün,
bir hafta ya da bir ay geçirerek. Sonunda da içinde bulunduğu durumdaki
saçmalığı küçük ya da büyük bir şeyden ötürü anlayarak, arkadaşlarıyla
barışarak ve barıştıktan hemen sonra maç yaparak bu döngüyü tekrarlayarak
atacaklar üzerlerindeki bu adenozin trifosfat nükleotitlerini.
Tabi en popüler spor dalı olduğu için önce buna
değindim. Yoksa basketbol, voleybol ve buz hokeyi de yöneldikleri diğer dallar
arasında mesela. Ben hep tenis oynamak istemişimdir (her ne kadar vücudum şu an
buna uygun olmasa da). İleride inşallah. Düzenli para akışını sağlayacağım ve
tek endişemin “Kabız olana dek en fazla kaç bardak mango suyu içebilirim acaba?”
olacağı günlerde. Bir de cim salonları var. Gençlerin %99’unun sırf daha iyi
görünebilmek için gittiği fakat birkaç gün sonra üşenerek protein tozu yoluyla
bu işi kestirmeden hallettikleri yer. Şayet amaçları başka olmasaydı
telefonlarıyla vücutlarının geliştirdikleri veya şişirdikleri bölümlerini
çekerek sosyal medya hesaplarında şu açıklamayla paylaşmazlardı: “Nasılım?
(öpücük)” .
Tabi karın kaslarının üzerine baklava koyup çekip
internete atmaları da gayet mümkün. Her neyse. Yalnız şu var ki hepsi de benden
fiziki anlamda daha sağlıklı. Hiçbir zaman sporun, hayatımdaki düzenin bir
parçası olmasını sağlayamadım ki bu hiç egzersiz yapmadığım anlamına
gelmeyeceği gibi yaptığım egzersizlerin hatırının sayılacağı anlamına da
gelmez. Bana en çok yardımı dokunan şey gazdı. Reklam olacak ama örneğin üç
sene önce televizyonda amaçsızca, (beynimin fişini kumandayı elime aldığım
sırada çektiğim için) en ufak bir düşünme belirtisi göstermeyerek kanallara zap
yaparken “E2” kanalında yayınlanan “Arrow” dizisinin ilk bölümlerine denk
geldim. Yani dizinin başıydı ama hangi bölüm olduğunu (bir mi, iki mi, üç mü) hatırlamıyorum.
Belki dört veya beştir.
Her neyse, bölümü bitirdikten hemen sonra (betimlemesi
caizse) otuz beş derece yaz sıcağından dolayı beş yüz ton ter tutan atletimi
odanın en uzak köşesine fırlattığım gibi şınav çekmeye başladım ki bu benim
için normalde olduğundan çok daha yorucu oldu. Bunu yapmanın nedenlerinden
biri; dizinin başrol karakterinin vücudundaki bu muazzam güçle hayatındaki birçok
durumda işlerini kolaylaştırabileceğini kanıtlayarak beni özendirmesiydi,
diğeri ise; ona inanılmaz derecede özendiğimi fark ederek o kasların bana ondan
daha çok yakışacağını düşünmemdi. Çünkü çoğu zaman gücünü basit şeyler için
kullanıyordu ki o da eğer o şey onu etkilerse. Bencildi demek istiyorum. Oysa benim
öyle gelişmiş kaslarım olsa çok daha yüce bir amaç için kullanırdım. Söylemeyeceğim
çünkü söylersem bu gösterişe girer.
Her neyse. Diyeceğim o ki, spor gençlerin suyudur.
Bırakırlarsa benim gibi kaktüse dönerler. Bu ikisi ayrılmaz bir bütündür diyeceğim
de değildir be. Of, boş yere uzatıp duruyorum. Sadede geleyim; 19 Mayıs Gençlik
ve Spor Bayramı’nızı en içten dileklerimle kutlar, sağlıklı bir gençlik
geçirmenizi diler, bunun yapmacık değil hakiki bir dilek olduğunu ve inanıp
inanmamakta özgür olduğunuzu belirtmek isterim. Nasıl bir bayram istediğimi
sorarsanız (ki eminim sormuyorsunuzdur çünkü kimse iki artı ikinin cevabını
duymak istemez) coşkulu, heyecanlı, eğlenceli, sevinç dolu, kardeşçil, barışçıl,
huzurlu, sürükleyici, büyüleyici, nefes kesici, göz kamaştırıcı vb. sıfatlara
sahip bir bayram istiyorum. Lütfen söyleyin, bunu kim istemez ki?
Sadede gelemedim bir türlü. Benim asıl söylemek
istediklerim bunlar değil. Evet, bunlar sadece helyum gazıyla şişirilip palyaço
burnu takılmış balonlar ve bulutları geçince patlayacaklar. Aslında biz
öğrencilerden beklenen, balonu şişirmeden, içine çikolata ve şeker parçacıkları
ufalayıp sütle doldurmak, dökülmesin diye düğümlemek, ardından üzerine
gülümseyen bir surat çizmek ve “Tom Ford Patchouli Absolu Eau” parfümünü sıkmak,
düşmesin diye de onu iki elle karaciğer hizasında sıkıca tutmak ve üzerindeki
gülümseyen surata gülümseyerek eşlik etmek. Ha-ha-ha! Boşta kalan alın kısmına
da şunlar yazılacak tabi; “Yaşasın Gençlik! Yaşasın Spor! Yaşasın Gençlik ve
Spor Bayramı!”