"Sereteqarium Meclisi'nin o görkemli
duvarlarının inşası sonunda bitmişti ve güçlü Ertos'un yapılı vücudunu
çevreleyerek ona çelik zırh giyen asil bir şovalyeymiş izlenimi veriyordu.
Gökyüzüne kaldırdığı kuvvetli elleri, II. Arthur'un devasa kılıcını tutuyor ve
dağınık saçlarının arasından, öğlen güneşinin kavurduğu Aora Bahçesi'nin
yüzeyine sonsuz bir hüzünle bakıyordu. Bu gerçekten etkileyici bir manzaraydı. Sayısız
zengin, onu almak için uzun yoldan gelmişti ancak Sereteqarium'un güvenliğinden
sorumlu olan Milo, onlara bu ihtişamlı heykelin satılık olmadığını, bunu
bilmemelerinin oldukça şaşırtıcı olduğunu çünkü daha önce defalarca şehirlerine
haber gönderildiğini söylüyor, gelen her soyluyu büyük bir hayal kırıklığına
uğratıyordu. Tüylü şapkaları, bol omuzlu parlak elbiseleri, değerli taşlarla
bezenmiş kemerleri, ince bacaklarını meydana çıkaran siyah taytları ve yılan
derisinden yapılma sandaletleriyle önemli biri olduklarını kanıtlıyorlardı. Bu insanların
bugün buraya gelmelerinin nedeni ise paranın kokusunun bile bu fakir köylüleri
cezbetmeye yeteceğini düşünüyor olmalarıydı. Belli ki yanılmışlardı çünkü bu
adamlar işlerine sadıkmış gibi görünüyordu. Beş karışlık toprağı kimin
yöneteceğine karar verecek beş kişiyi korumakla görevli beş asker. Sadakatleri
onlara hiçbir şey kazandırmayacaktı. Bundan eminlerdi. O kokuşmuş çöplüklerinde
yiyecek ararken muz kabuğuna basacak ve kafalarını kocaman bir kayaya çarparak beyin
kanaması geçireceklerdi. Ne kadar da trajik bir ölüm! Zavallılar ayaklarına
gelen fırsatı teperek kendilerine zulmettiklerinin farkında bile değillerdi. Onlara
acımamak elde değildi. Tanrı onları korusundu.
Soyluların
sayısı son birkaç saatte iyice artmıştı ve etrafı gürültüye boğuyorlardı. Buna
daha fazla tahammül edemeyen Milo, yardımcısı ve kuzeni olan Guiliano'dan
meclisin kapılarını kapatmasını istedi. Askerleriyle birlikte kalabalığı güç
kullanarak dışarı çıkaran Guiliano, dev kapıyı sağır edici gıcırtılar eşliğinde
kapayınca ortalık sessizliğe büründü.
Başlangıçta
gördükleri muameleye sinirlenen asilzadeler yüksek sesle hakaretler yağdırsalar
da zamanla sakinleştiler ve şehirlerine dönmek üzere oradan ayrıldılar. Kapının
ardından gelen boğuk sesler kesilince Milo derin bir nefes aldı.
"Gio,
üyeler nerede kaldı? Şimdiye kadar çoktan gelip seçimi yapmaya başlamaları
gerikirdi." . Guiliano koluyla alnındaki teri sildikten sonra yakında
bulunan sandalyelerden birini çekip oturdu. O da en az Milo kadar tedirgindi. "Bilmiyorum
ama bir an önce gelseler iyi olur, çünkü eğer sayımlar akşama kadar bitmezse
yarına ertelenir ve bu da oyları korumamız için tüm geceyi burada nöbet tutarak
geçirmemiz anlamına geliyor." . Kaşlarını çatan Milo ona başıyla onay
verdi. "Zorlu bir seçim olacak, değil mi?" . Alnına düşen kahverengi
perçemi düzelten Guiliano gözlerini Aora'nın kırmızı güllerine çevirdi. "Pek
zannetmiyorum, hatta bana kalırsa Pers Kralı bu insanların cebini bir ay
önceden altınla doldurmuştur. Öyle olmasaydı Kiros, Ladon'un tarafına geçmezdi,
çünkü bana, o köpeğe itaat etmek yerine kazık dolu bir çukura atlamayı tercih
ettiğini söyledi. Herhalde bu ondan duyduğum ilk yalan oldu." . Milo'nun
gülümsemesi çok kısa sürdü. "Cirio'ya ne olacak peki? Daha doğrusu ona
yapılan haksızlık karşısında biz ne yapacağız? Çocuğu savunmayacak mıyız?"
. Guiliano gözlerini kapattı ve başını eğerek eliyle uzun saçlarını geriye
yatırdı. Duyduğu üzüntü yüzünden boğazı düğümlendi. Ailesinin katledildiği
günden bu yana ilk kez kendini bu kadar güçsüz hissediyordu. "Ben
savaşacağım, Milo. Sen de benimle savaş, çünkü eğer biz de o çocuğun her zaman
yaptığı gibi cesaret gösterirsek, doğruyu savunursak, haksızlık karşısında
boyun eğmezsek, gücümüz yetmese bile inanıyorum ki ruhumuz hiçbir zaman acı
çekmez ve mutlaka bir gün ödüllendiriliriz." . Milo destekledi.
"Doğru, ben ruhumu kirletmektense aslanlara yenilip parçalanmış cesedimin
surlara asılmasını tercih ederim.."
Tam o sırada meclisin dev kapılarından güçlü
bir ses yankılandı. Biri içeri girmeye çalışıyor olmalıydı. Milo kuzenine
kapıyı açmasını işaret eden bir bakış fırlattı. Kendini toparlayan Guiliano, koşar
adımlarla meclisin kana ve kiraz çiçekleriyle donatılmış giriş kısmına yöneldi.
Birkaç askerine baktı ve el işaretiyle yanına gelmelerini istedi. Hep birlikte
kapının iri, halka şeklindeki kollarından kavrayarak kendilerine doğru çekmeye
çalıştılar ancak kapı yerinden bir santim bile oynamadı. Milo olanları dikkatle
izliyordu. Soluk soluğa kalan Guiliano'nun kafası karışmıştı ve yeşil gözlerini
kuzenine çevirdiği zaman kendisine çarpık bir gülümsemeyle baktığını görmüştü. Ama
hayır, bu gördüğü Milo değil bir başkasıydı. Cirio'ydu bu.
Zavallı, güçsüz, dışlanmış Cirio. Öleceğini anlayan
Guiliano, gözlerini kapattı ve sabırla beklemeye başladı. Korku dolu geçen
birkaç saniye sonunda alnına saplanarak onu duvara sabitleyen ok, yazarın
"Ok" tuşuna basmasıyla hikayenin ilk bölümünü tamamlamıştı. Elini
masanın kenarına koyarak kendisini geriye itti ve uzunca bir süre garip sesler
çıkararak esnedi. Her tarafı ağrıyordu, üstelik gözleri de kan çanağına dönmüş,
göz altları mosmor olmuş ve sarkmış, susuzluktan dudaklarında çatlaklar
oluşmuştu. Saate baktı. 19:54'tü. Tuvaletini yapmak üzere ayağa kalkmaya
çalışsa da takıldığı kablo yüzünden sendeleyerek yere düştü. Tekrar dikildi.
Kalın ipli halı ayağını gıdıklıyordu ve bundan inanılmaz derecede rahatsız
oluyor, üşütmekten korktuğu için camdan aşağı da atamıyordu. Halsiz bir şekilde
banyoya yürüdü. İşini hallettikten sonra mutfağa giderek buzdolabını açtı ve
içini serinletecek bir içecek aradı. En alt rafta bulduğu portakallı gazozu
çekmeceden çıkardığı bir bıçak yardımıyla açtı ve pencerenin kenarındaki ahşap
sandalyelerden birine oturarak dışarıdaki yemyeşil ağaçlarla çevrili parkı
izlemeye başladı. Şişeden aldığı buz gibi bir yudumla beraber hikayenin ikinci
bölümünü nasıl yazacağını düşünmeye koyuldu..."