19 Eylül 2017 Salı

1. Bölüm


Dewitt Oliver'ı uyandırmak için buruşuk ellerinden biri ile oğlunun omuzuna dokunan, ötekiyle de dizine tutunan Konni Oliver, az evvel uyandığını belli eden kırmızı gözlerle önce oğlunu süzdü, onu uyuyorken görünce içinde kabaran şefkat duygusuyla, son derece yumuşak bir sesle:
- Oğlum... Dewitt, kalk hadi, dedi.
Dewitt, bu sese uyanmak şöyle dursun kıpırdamadı bile. Konni oğlunun omzunu hafif aralıklarla sarsarak, gözlerini oğlunun gözlerinde sabit tutarak ve onu uyandırmak için tekrar ama bu kez o kendine özgü gür sesiyle seslendi:
- Dewitt, yavrum. Hadi uyan artık! .
Sesinde onu uyandırmasından doğan pişmanlık seziliyordu. Oğlu gözlerini açıp kendisine bakınca konuşmayı sürdürdü:
- Seni bürodan aradılar... Ah, o kadar korkunç bir olay olmuş ki ben bile daha önce hiç böylesiyle karşılaşmamıştım.
Ter içinde kalan Dewitt, soru dolu bakışlarını babasının yüzünden ayırmadan yavaşça doğruldu. Kendini çok yorgun hissediyor, erken vakitte kalkmaya henüz alışamadığından ona saat 12'ye kadar uyuyabilirmiş gibi geliyordu. Konni içini çekti ve birden sanki az önce söylediği sözü sadece Dewitt'in ilgisini çekip uyansın diye söylemiş, şimdi o uyandığına göre konunun o kadar da önemli olmadığını belirten bir ses tonuyla:
- Hani şu Münih'teki Vahşi Doğa Hayvanat Bahçesi varya... işte orada bir katliam olmuş. Aslanlar çitlerinden fırlayıp liseli öğrencileri yemişler. Tabii hepsini değil, dedi. Aslanları bilirsin, onlar sadece doymak için yerler.
Yüzünde geniş bir gülümsemeyle doğruldu ve gözlerini bir süre dar odada gezdirdi. Arada bir omzunu silkiyor, sanki bu hareketiyle bu kadar ciddi bir mesele hakkındaki takındığı bu umursamaz ve alaylı tavrı için oğlundan özür diliyordu. Ancak Dewitt'in bakışlarından hala hiçbir şey anlamadığı anlaşılıyordu. İncecik parmaklarını bir sarı saçlarında gezdirip harıl hurul kaşınıyor, bir gök mavisi gözlerinin uçlarındaki çapakları söküp uzun burnunun üst kısmına, oradan da yatağa düşürüyor ve uzun kirpiklerin çevrelediği güzel parlak gözlerine ve taramasa da bozulmayan düz sarı saçlarına rağmen çirkin olan yüzünü buruşturup kendini iyice çirkinleştiriyor, bakışlarıyla babasına "Eğer bu söylediğin şakaysa gerçek bir kavgaya hazır ol." der gibi tehditle bakıyordu. Konni, onun kaplumbağaya benzemesine neden olan, iri vücuduyla tezat oluşturan ufak kafasını ve çenesinden sarkan uzun gerdanlığını hızlıca kaşıyarak oğluna bir kez daha baktı. Dewitt onun kendisinden soru sormasını beklediğini anlıyordu ama Allah aşkına, herşey ortadaydı zaten! Bir vaka üzerine onu bürodan aramışlardı ve yapacağı tek şey onları geri aramaktı. Babasına onu çoktan anladığını, neden burada, başucunda beklediğini merak ediyormuş gibi bir tavırla:
- Neden beni çağırıyorlar acaba? Üstelik Münih'ten! dedi ve rolü bırakıp kendi kendine; "Neden acaba?" diye tekrarladı. Birkaç saniye geçti ki birden kan beynine hücum etti ve mavi gözlerini o kadar çok açtı ki bu canını yakınca kısmak zorunda kaldı. Konni, oğlunun yüzünde gördüğü bu dehşet ifadesini fark edip kalp atışlarının hızlandığını hissetti. O da küçük mor dudaklarını aralamış Dewitt'e korkmuş gözlerle bakıyor, durumu anlar anlamaz neden bunu daha önce fark edemediğini bir türlü bulamıyor ve kendini aptal sayarak kaşlarını çatıyordu. Odanın havasızlığı ile darlığından ileri gelen boğuculuğu sanki aralarında anlaşmışlar gibi, öğrendikleri gerçekle dehşete düşmüş bu iki insana tüm gücüyle yükleniyor ve onları sıkıntıdan boğmaya çalışıyorlardı.
Dewitt üzerindeki çarşafı fırlatıp halıya atladı ve yüzündeki ifade kaybolmadan telefona doğru hızlı adımlarla yürüdü. "Kardeşim! " diye geçirdi içinden. "Sakın! Ah, hayır!..." .
Salona geçince bir an telefonun nerede olduğunu unutmuş gibi etrafına bakındı. Sonunda onu gördü; önünde, biraz ilerisinde bulunan, küçük kahverengi bir dolabın üstündeki büyük gri telefon.
- 4 -
Hemen ileri atıldı, telefonun kabzasını tutup kulağına götürdü ve henüz birkaç gün önce öğrendiği büronun numarasını tam olarak hatırlayamadığı için birkaç defa deneme yapmak zorunda kaldı. Telefonun büyük gri kabzasını tutan ince eli titremeye başlamıştı, üzüntü, korku, endişe, çaresizlik ve birçok başka duygunun birleşiminden doğan tuhaf etki onu, kabullenmek ile kabullenememek arasındaki fırtınada bir başına bırakıyor ve ona tahmini mümkün olmayan büyük bir acı veriyordu. Arkasında gittikçe yaklaşan ayak sesleri duydu. Dönüp baktı. Babasının yüzündeki ifadeyi görünce "Öğreneceksek bir an önce öğrenelim şunu artık!" dediğini duyar gibi oldu. Aynı duyguları hissettiklerinden emin bir halde bakışlarıyla birbirlerini teselli etmeye çalışıyor, ama kendilerini bunu başaramayacak kadar güçsüz hissediyorlardı. Dewitt'in sırtındaki yük, telefonun açılmasını beklerken geçen her saniye daha da ağırlaşıyor, yüzü yavaşça hıçkırıklarla ağlamaya hazır bir vaziyet alıyordu. Farkına vardığı gerçek tüm açıklığıyla zihninde net bir şekilde belirdi. Ona acı vermekten hoşlanan biri söylüyordu sanki bu sözü; "O öldü. Evet! Kardeşin, canından çok sevdiğin kardeşin Karlin, aslanlar tarafından vahşice öldürüldü..."
Telefonda tiz bir "Alo?" sesi duyuldu.
Titrek bir sesle cevapladı:
- İyi günler, ben dedektif  Dewitt Oliver. Cinayet masası bürosundan... benim için bir mesa..
- Evet bay Oliver. Acilen buraya geliniz. Başmüfettiş sizinle görüşmek istiyor.
Dewitt, "Tamam." diyemeden telefon kapandı ve hemen yerine koyarak odasına doğru emin adımlarla yürüdü. O, askılıktan gömleğini ve kravatını alıp giyinmeye başladığında yaşlı adam da salonda, pencerenin bitişiğindeki divana gergin bir şekilde oturmuş, her ne kadar ümitsizliğe kapılmamak için çabalarsa çabalasın, kızını düşündükçe gözlerine yaşlar doluyor, onun bu dünyadan göçtüğüne kesin kanaat getirerek kendini en kötüsüne hazırlıyordu. Genç dedektif beş dakika sonra odadan çıktı. Konni, oğlu gitmeden evvel ona bir şeyler söylemesi gerektiğini hissediyor ama doğru kelimeleri bir türlü bulamıyordu. Sağ eliyle ağarmış sarı saçlarını geriye yatırmaya başladı. Bu arada Dewitt, ayakkabılarının bağcıklarını bağlıyor, gitmeye hazırlanıyordu. Dün ütülenmiş kahverengi pantolonunu ve beyaz gömleğini giymiş, çizgili kravatını beceriksizce bağlamış, siyah boyayla boyanmış sivri uçlu ayakkabılarının bağcıklarını da yamuk yumuk bağlamayı bitirmişti. Sivri uzun çenesine, çökük yanaklarına, uzun ve eğri burnuna, hafif çıkık alnına ve kepçe kulaklarına rağmen, bu giyim tarzıyla, yüzünden hiç eksik olmayan o gülümsemesiyle ve mavi gözlerinden fışkıran zekanın parıltısıyla onu ilk bakışta görenlerin önyargıya kapılmalarını önlüyor, onlara bakışlarıyla sanki "Ben bundan daha fazlasıyım!" diyordu; ama şimdi bu ışık sönmüştü. Tam kapıdan çıkacakken birden yaşlı adam yerinden fırladı ve onu kolundan yakalayarak ona söylemesi gereken bir şeyin olduğunu belirten bir kararlılıkla baktı.
Yaşlılara özgü kalın ve hırıltılı bir sesle:
- Oğlum, biliyorsun ki ben seni hep sevdim ve hep te seveceğim. Seni benim sevdiğim gibi başka kimse sevemez, buna gelecekteki eşin dahil. Yine biliyorsun ki seninle bir dönem büyük kavgalar ettik, birbirimize bağırıp kalp kırdık. Ama söyler misin bana, bunlar hangi ailede yaşanmamıştır ki? Hiçbirimiz melek değiliz ve başkalarını suçlamadan önce kendi hatalarımıza bakmamız gerekir. Biliyorum, bunların hiçbirini söylememe gerek yok. Bunlar senin zaten çok iyi bildiğin şeyler. Ama benim bazı konularda sana karşı hala bir öfke içinde olduğumu, darıldığımı bilmeni isterim.
Kaşlarını kaldırıp yüzünü öyle bir buruşturdu ki, Dewitt bir an için onun ağlayacağını sandı. Konuşmasını hızlandırarak:
- Ben yavrum, sana defalarca bu mesleğin kötü taraflarını izah ettim, bulunduğumuz şu şehirde henüz seri cinayetler işlenmeye başlanmasa da böyle birinin çıkmasının an meselesi olduğunu ve benim doğup büyüdüğüm Hannover kentinde ne kadar seri katil türediğini, bu tip insanların birinin bile yüz teröristten daha tehlikeli olduğunu vefaatle vurguladım. Ama gel gör ki sen bu nasihatlerime aldırış etmiyorsun.

- 5 -
Boğazı düğümlenen yaşlı adam, konuşmanın bu kısmında bir süredir güçlükle tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı:
- Eğer onun, incimin... biricik yavrumun öldüğünü öğrenirsen, bu davayı başkasına devret. Sana yalvarıyorum!
Dewitt babasına hayretle baktı. Onu böyle görmeye alışık değildi. Babası ellerini sıkıca tutmuş, bir türlü bırakmıyordu. İçinde ona karşı bir acıma duygusu hissetti ve öfkeyle:
- Hayır baba, diye bağırdı ellerini hızla çekip kurtararak. "Üzerime düşeni layıkıyla yapacağımdan emin olabilirsin. Karşıma isterse yüzlerce katil çıksın, bana vız gelir!"
Yaşlı adam ağlamayı kesmiyor, aksine oğlunun söylediği her sözün sonunda daha yüksek sesle ağlıyordu. Genç dedektif:
- Bana acıyorsun da başkalarına neden aynı hassassiyeti göstermiyorsun, anlamıyorum gerçekten. diye ağzında geveledi ve tahta kapıyı çarparak kapayıp yaşlı adamı yalnız bıraktı.
***
Dışarıda turuncu tonlarındaki ağaçlarla çevrelenmiş, dün gece yağan tatlı sonbahar yağmurunun yıkayıp parlattığı siyah asfalt yol uzanıyor, belli aralıklarla esen rüzgarın akışına uyum sağlayarak bir öne bir arkaya eğilen, tıpkı şarkı söyleyen bir koro gibi ses tonunu yükseltecekleri zaman başlarını istemsizce geriye iten ve şarkının ritmine uyup başlarıyla bir sağa bir sola küçük dokunuşlar yapan uzun gövdeli sonbahar ağaçları aynı zamanda, ıslak toprağın üzerinde kımıldamadan duran, diplerindeki bu içi sütle dolmuş mısır gevreği parçacıkları gibi birbirine yapışmış yaprak tepelerini, yanlarından ayrılmalarına izin vermeyerek çocuklarını koruyan şefkat dolu annelere benziyorlardı. Gökyüzündeki gri bulutlar dağılmaya başlamış, ancak güneşin önündeki bulut inat ediyormuş gibi ağır ağır hareket ediyor, sanki insanların yağmurun ardındaki o güzelliği fark etmelerini; ıslak toprağın tatlı kokusunu doya doya içlerine çekmelerini, bazıları için hüzün ve bazıları için de yalnızlık anlamına gelen bu mevsimin hiç te öyle olmadığını, aksine huzuru, umudu ve güzelliği temsil ettiğini anlamalarını istiyor ve bunun için de onlara zaman kazandırmaya çalışıyordu. Ancak o dev ateş küresi, önündeki bulutun çekilmesini beklemeden tıpkı oyunbozan bir çocuk gibi köşeden fırlayıp sırıtarak yeryüzüne ışınlarını saçmış, rüzgar kesilmiş, ağaçlar da sanki onlar şarkı söylerken kafalarını karıştırmak için yaramaz bir çocuğun yüksek sesle şarkının sözlerini değiştirerek veya nakarat kısmında sesini iğrençleştirip ritmi bozarak bağırmasından dolayı rahatsız olup susan ve öfkeyle gözlerini o çocuğa diken öğrenciler gibi güneşe bakıyorlar, güneş te tıpkı o çocuğun yaptığı gibi zafer kazanmış bir edayla kahkahalara boğuluyordu.
Dewitt, zihninden hızlı hızlı geçirdiği düşünceleri bir sıraya koymaya çalışarak büronun bulunduğu 2. Ubel Caddesi'ne doğru, paçaları ıslanmasın diye ıslak yolda bazen adımlarını uzatarak ve bazen de küçük su birikintilerinden atlayarak dikkatli bir şekilde yürüyordu. Sokağın ortasına geldiğinde bir anlığına durakladı, kaşlarını çatmış bir halde dönüp babasıyla yaşadığı tek katlı küçük eve baktı. Havanın soğukluğu ile ansızın ortaya çıkan güneşin yakıcı ışınları vücudunda tuhaf bir ürpermeye neden oldu."Hayır, bu olamaz!" diye geçirdi içinden. "Ama neden? Kim? Hayır, bu gerçek olamaz... ama o ne yaptı ki?" . Gözlerinin dolduğunu hissetti. "Eğer bu bir kaza değilse, o zaman..." Bir türlü öfkelenemiyor, kız kardeşini öldüren katil için (eğer böyle biri gerçekten varsa) intikam hırsı duymak yerine sadece daha çok üzülüyor ve sürekli "Neden?" diyordu. Sol eliyle yanağından aşağı süzülen gözyaşını sildi ve tekrar önüne dönüp yürümeye devam etti.
Köşeyi döndüğünde karşısına, sağında ve solunda yer yer güneşin önünü kesen uzun apartmanlar bulunan, dar, karanlık, kaldırımlarının kenarlarında ara ara çöpe rastlanan 1. Ubel Caddesi'nin, nerede başladığını belirten ve içerisinde hiç müşteri gözükmeyen küçük bir pastane çıktı. Pastanenin sahibi ellilerinde, yüzündeki kırışıklıklara rağmen eski yakışıklılığını kaybetmemiş, yer yer ağarmış gür saçları, koyu gözleri ve uzun siyah bıyıklarının altında küçük dolgun dudakları olan zayıf bir adamdı. Dükanının önündeki bir iskemleye oturmuş sigara içiyordu.
- 6 -
Genç dedektif, hiç samimi bulmadığı, dar görüşlülüğü ile her şeye hemen öfkelenen, yalnız kendisine çıkar sağlayanlara ya da sağlayabilecek durumda olanlara karşı sahte bir yakınlık gösterdiği, sırf babasının, Konni'nin arkadaşı diye nezaketen iyi geçinmeye çalıştığı ancak onunla mantık çerçevesinde konuşmanın mümkün olmadığına inandığı bu uzun bıyıklı adamı selamladı ve merak etmediği halde, neden bugün dükkanına kimsenin gelmediğini sordu. Adam cevap vermek yerine sigarasını daha kuvvetli bir şekilde içine çekerek, ona kızarmış gözlerle uzun uzun baktı. Dewitt bu bakışlardan onun bir yakınını kaybettiğini hemen anladı ve yanındaki boş iskemleye oturup elini omzuna koydu. Ancak bunu sadece onu teselli etmek için yapmıştı, şimdi aklında sadece Karlin vardı. Kendi acısının yanında başkalarının acıları onun için hiçbir anlam ifade etmiyor, içinde onlar için en ufak bir üzüntü bile duymasının mümkün olmadığını biliyordu. Adam bitmiş sigarasını yere atıp ayağıyla ezdikten sonra dedektife döndü ve gücünü toplamış bir halde:
- Torunum, Rosalyn. Dün en iyi arkadaşını, tek dostunu kaybettiği için şu binanın (Eliyle sağ çaprazlarında bulunan dört katlı gri bir apartmanı işaret etti.) tepesine çıktı ve..." dedi sözünü tamamlamadan ama tamamlamasına gerek olmadığını düşündüğünü belli eden bir tavırla. Başını çevirip tekrar asfalt yola dikti. Dewitt, bunu duyar duymaz gözlerini yumarak adamın omzunu bıraktı ve iki eliyle yüzünü kapadı. Parmak uçlarını hafif çıkık olan alnına sertçe bastırdı ve gözyaşlarının akmasına izin verdi. Artık emindi. Rosalyn'nin en iyi ve tek dostu olan Karlin Oliver ölmüştü.
Uzun bir süre bu halde kalan genç dedektife hüzün dolu gözlerle bakan pastanenin sahibi, teselli etme sırasının kendisinde olduğunu anlayıp bu kez o ince, buruşuk elini delikanlının omzuna koydu ve hafifçe sıkarak:
- Başın sağ olsun dostum. Güçlü olmak gerek. dedi.
Dewitt birden ellerini indirdi ve zor duyulan bir sesle:
- Benim... gitmem lazım. diye geveledi. Ama adam gitmesine izin vermeyerek:
- Bekle, dedi. Sana o kahrolası alçaktan söz edeyim.
Bir an durakladı, öfkeyle içini çekti, sonra git gide yükselen bir sesle:
- Kızım, yani torunum Rosalyn kurtulabilirdi. O pislik velet, Rosalyn yaşamına son vermek üzereyken oradan geçiyordu. Torunumun atladığı yerin tam önünden! Düşünebiliyor musun? Üstelik ona seslendiler, o da bunu duydu. Duymamasına imkan yoktu zaten. Bana anlattıklarına göre o şeytan, o aşağılık velet Rosalyn'nin nasıl hızla düştüğünü, kafasının kaldırımın kenarında nasıl patladığını (bunu sağ elini yumruk yapıp dizine indirerek söylemişti) izlemiş ve paçasına sıçrayan kanı silerek sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmiş! Düşünebiliyor musun? Tabii, ben de bunu öğrenir öğrenmez o sıçanın peşinden gidip yakasına yapıştım ve dedim ki; "Neden onu kurtarmadın, he? Neden? Söyle... bilmek istiyorum!" .
Yakışıklı ihtiyar bunu, bu olayı yaşarken duyduğu üzüntüyle karışık öfkeyle bağırarak ve ince ama güçlü elleriyle, sanki karşısında biri varmış gibi boşluktaki hayali birinin yakasını sıkıca tutup çekiştirerek söylemişti. Bu olay genç dedektifin ilgisini çekmekle kalmamış, taze gözyaşı izleri bulunan çökük yanaklarının üzerinde kocaman açılmış merak dolu gözlerini yaşlı adama kilitlemesine sebep olmuştu.
Kısa süren bir sessizlikten sonra ihtiyar ayağa kalktı, koyu gözlerini caddenin bir sağ bir sol tarafında uzun uzun gezdirdi, en son sağ çaprazında bulunan ve Rosalyn ile kendisinin kaldığı gri, dört katlı apartmana baktı. Bazen Rosalyn'in bu binanın kapısından başını eğmiş, geride topladığı simsiyah saçlarının uçlarıyla oynayarak, ürkek adımlarla kendisine doğru yaklaştığını görüyor, bazen de apartmanın çatısında, intiharından hemen önceki o hayatının en kötü dakikalarını tekrar tekrar yaşıyor; torununun aşağı sarkıttığı küçük bembeyaz ellerinin, kendisine dönerek, ağlamaktan kıpkırmızı olmuş ve inanılmaz bir ümitsizlikle kısılmış parlak gözlerinin bir anda boşluğa dönüştüğünü görüyor, hemen ardından yüksek bir "Takk!" sesi işitiyordu. Bu beş dakikalık duraklamanın ardından iskemleyi genç adama doğru çevirip oturdu, duygularını biraz olsun bastırmayı başarabilmiş bir halde derin bir iç çekti ve Dewitt'in kızarmış gözlerine bakarak konuşmasına devam etti:
- 7 -
- Neyse. İşte ben onu böyle, öfkeden kudurmuş bir halde sıkıştırınca, diğerleri gelip bizi ayırmaya falan çalıştılar. Ama ben onu dövmemi haklı çıkartacak bir bahane bulmadan bırakır mıyım? Ölürüm de bırakmam! Bana nasıl baktığını biliyor musun? Bir robot gibi! Evet, robottan farkı yoktu. Ah! Onu öyle duygusuz gözlerle görünce öyle sinirlendim, öyle sinirlendim ki... neredeyse onu orada boğarak öldürecektim. Peki... düşün bir. Ben ondan cevap almak için her an ısıracakmışım gibi dişlerimi sıkarak, aşırı  öfkeli bir yüzle bakıyorum fakat o, çok ama çok sakin bir sesle bana diyor ki; "Açıklamama izin verin."
Bu son sözünün ardından ihtiyar, başını aşağı eğip kesik kesik güldü. Genç dedektif ise aksine susuyor, ellerini dizlerinin üstüne koymuş, hareket etmeden, son derece ciddi bir tavırla onu dinliyordu. Uzun caddede güneş birden, apartmanların üzerinden; tıpkı iki insanın aralarında özel bir şey konuştuklarını duyan, onları köşede gizlenip dinlemeye koyulan ve konuşmanın en önemli yerinde artık daha fazla kendini tutamayıp dışarı fırlayan biri gibi yükselmişti. Sanki bu ani çıkışıyla; "Ee... sonra?" diye merakla soruyordu.
Yaşlı adam bir süre kaşlarını çatıp "O şeytan" ın ne dediğini hatırlamaya çalıştı. Hayatında öyle birini ilk kez gördüğü için, söylediklerini hemencecik hatırlayıverdi:
- Bak işte bana şunları söyledi, dedi ve sesine elinden geldiğince kayıtsız bir ifade vermeye çalışarak onun dediklerini tekrarladı:
- Onun ölmemesini istemenizin nedeni ona karşı duyduğunuzu iddia ettiğiniz sevgidir. Yanlış mıyım? Peki söyler misiniz, bu sevginin kaynağı nedir? Neden onu seviyorsunuz?
- O bunu dedikten sonra yakasını bıraktım ve dedim ki (ihtiyar çatık kaşlarının altındaki gözlerini iyice açıp şaşırmış gibi yapmıştı) :
- Ne demek neden seviyorsun? Allah aşkına, o benim torunum! Sen ailedeki bağın ne kadar kuvvetli olduğunu biliyor musun? Hayvanlarda bile bu bağ vardır; tavuk yavrusunu korumak için hayatını hiç düşünmeden feda eder. Yavrusunu ileride kendisine tehdit olmasın diye öldüren hayvanlar bile onları öldürdükten sonra ağlarlar. Ama sen bunu nereden anlayacaksın? Yok, yok. Sen hayvandan da aşağısın. Sende ne insanlık var, ne de vicdan. Sende sadece Allah'ın cezası kocaman bir "Kibir" var!..
Bunları söylerken öyle sinirlenmişti ki, sanki o anı tekrar yaşıyor gibiydi. Kendi sözlerini tam olarak hatırlayamıyor, bu yüzden o anda da sinirinden bu tarz karışık cümleler kullandığını, ancak sonuç olarak ne dediğinden çok, nasıl davrandığının üzerinde duran ve bunun daha önemli olduğunu vurgulayan bir tavır takınıyordu. Yaşlı adam, torununu kurtarmayan adam ile giriştiği bu tartışma, torununun ölümünün hemen ardından yapılması hiç hoş olmayan bir şey olduğu için önce utanıyor, ama sonra hemen kendini haklı çıkaran, örneğin ölen akrabasının başında bağıra bağıra ağlayıp, küfürler savuran ve yaygara koparıp sokakta kim varsa üzüntüsüne dahil etmeye çalışan koca karılar gibi davranmadığını ve doğal olarak ta onu kurtarabilecekken kurtarmayan o pisliği hırpalamanın doğru olduğunu düşünüyordu. Dewitt, ihtiyarın ses tonunun bu ani değişimlerine alıştığı için ilgisini yalnız, yaşlı adamın tartıştığı adama yöneltmişti. Adamın bu kadar soğukkanlı olmasına o kadar şaşırmıştı ki onun bir katil olabileceğine bile inanmaya başladı. Tabii, birçok başka ihtimal olduğunun da bilincinde olarak en iyisinin yaşlı adamı sonuna kadar dinlemek olduğu fikrinde karar kıldı.
Yaşlı adam "Şeytan" ın cevabını, sesine mümkün olduğunca soğuk bir hava vermeye çalışarak, her kelimenin üzerinde durarak ve ara sıra hatırlamak için duraklayıp devam ederek ağır ağır aktardı:
- Peki, diyelim ki dediğiniz gibi bir bağ gerçekten var. Yani sizin, onun iyi ve kötü yönlerini sevip sevmemeniz başka türlü bir sevgi, aynı kana... yok, yanlış oldu, aynı soyağacında adı geçmesinden diyelim, kaynaklanan ise başka türlü. Değil mi? Peki, lütfen şunu bana açıklayın; bir kadınla evlenip (Evlenmeyen insanlar, bu sözünü ettiğimiz "Aile Sevgisi" kavramının dışında kalıyor.) bir çocuk sahibi olduğunuzda görünmez bir çeşit kuvvet, sizi birbirinize bağlıyor. Ancak, ortaya çıkan bu bağ, bu sevginin kaynağı nedir? Birbirinizin iyiliğini istemeniz mi? Birbirinizi korumanız mı? Birbirinizin sırlarını saklamanız, kusurlarınızı örtmeniz mi?
- 8 -
Siz neden torununuzu seviyorsunuz? Hayır, gerçekten anlamıyorum. Nereden geliyor bu sevgi? Lütfen anlamamı sağlayın.
- Ben de dedim ki; "Sen varya, kafayı yemişsin. Nereye varmaya çalışıyorsun manyak herif? Saçma sapan sorular sormayı bırak ta biricik torunumu neden kurtarmadığını açıkla bakalım, seni soğukkanlı aşağılık şeytan! Açıklamandan bir memnun kalmayayım seni herkesin önünde öyle bir gebertirim ki..."
- Sonra birden sözümü kesti: "Ah, lütfen. Kabalaşmanın lüzumu yok. Beni bir yerden çağırdılar, acelem vardı ve bu yüzden torununuzu kurtarmanın iyi mi yoksa kötü mü olacağına karar vermeye fırsat bulamadan düşüp, öldü. Ah, afedersiniz. Bu şekilde söylemem hiç hoş olmadı. Size neden başta "Açıklamama izin verin." dediğimi söyleyeyim; sinirinizin geçmesi için biraz zaman gerekiyordu ve ben de bu zamanı kazandığımı düşünüyorum. Şu an gördüğüm kadarıyla boş tehditler yağdırarak beni korkutmaya, hakaretler yağdırarak sinirinizi tazelemeye çalışıyorsunuz. Ancak size şunu söylememe izin verin; duygularınız, mantığınızı kör ediyor. Siz akıllı bir adamsınız. Sonunda bunu anladığınıza sevindim."
Yaşlı adam, "Şeytan" ın bu sözünü tekrarlaması üzerine gerçekten bir anlığına yumuşadı, ancak bir süre sonra birden parladı:
- Ah, Dewitt. Sanki bana büyü yapmış gibiydi, bir an donup kaldım ve o alçak ta yoluna devam etti. Ama beni kandırıyordu ve... onun için...
Uzun bıyıklı ihtiyar öfkeden kekeliyormuş gibi yapmaya çalışıyordu, Dewitt onun bu hareketlerini çok bayağı buldu ve yüzünü hafifçe buruşturup başını öne eğdi. "Şeytan" ın zekasına hayran kalmıştı. Kendisi bile, bu yaşlı adam babasının yakın arkadaşı ve kendisinin de tanıdığı olmasına rağmen yaptığı önemsiz işlerde bile paçayı kurtaramıyor, fırça yemekten başka çaresi kalmıyordu. Ancak, torununu bile bile kurtarmayan, hatta ölümünü izleyen bu adamı (ya da genci) öldürmesi beklenirken bunu nasıl yapamamıştı? Bunu anlaması güçtü.
Birden başmüfettişin kendisini çağırdığı aklına geldi, ayağa kalktı (kalkarken iskemlesi neredeyse düşecekti):
- Başınız sağolsun, dedi içtence bir tavır takınmaya çalışarak.
İhtiyar hüzünlü bir sesle:
- Sağol kuzum, sağol. dedi.
Dewitt, sesinde; "O alçağın neye benzediğini bilmek istiyorum. Eğer onu bulursam intikamınızı büyük bir zevkle alacağımdan emin olabilirsiniz." havasının olmasına özen göstererek:
- Peki yüzü nasıldı bu alçağın? diye sordu.
İhtiyar, genç dedektife bir an, ne dediğini anlamıyormuş gibi baktı. Sonra gözlerini devirdi, sanki bu sorunun sorulması büyük günah, cevaplaması ise daha büyük bir günahmış ta o bu günaha girmek istemiyormuş gibi bir tavırla, ölü bir sesle:
- Eh, yakışıklıydı işte. Hatta kız gibi! Evet, evet. Tıpkı bir kıza benziyordu. Siyah dalgalı saçları vardı. Sanıyorum ki on beş yaşında, (tek elini bilmiyormuş gibi salladı) en azından öyle görünüyor.
Genç dedektif, ona teşekkür ettikten sonra arkasına döndü, güneşin sıcak ışınlarının iyice sardığı caddedeki kurumuş, hatta ısınmaya başlamış asfalt yolda 2. Ubel Caddesi'ne doğru yürümeye devam etti.
O gidince yaşlı adam iç çekti, bir sigara yaktı ve yüzü ağlamaya hazır bir hal aldı.
***
Koblenz Cinayet Büro Amirliği, iki katlı olmasına rağmen dışarıdan tek katlıymış gibi gözüken, mavi renkte, her tarafından elli metre uzaklıkta bulunan gümüş renginde uzun çitlerle çevrili, bahçesinde bir düzine farklı renkte araba sıralanmış ufak, sade görünümlü bir binaydı.
- 9 -
Sonbahar ağaçlarının son bulduğu toprak yoldan oldukça ileride, sadece orada çalışan bir avuç insanın kullandıkları tertemiz, yepyeni ve kaldırımsız asfalt yolun sonundaydı. 2. Ubel Caddesi'nden yüz metre uzaklıktaki bu küçük binanın, kalabalık bir yerden kaçıp kurtulan ve yalnızlıktan hoşlanan bir insanın kendi halinde sürdüğü yalnız hayattan çok şimdi, dün öğrenilen haberin etkisiyle polislerin ve dedektiflerin birbirlerine her zaman anlattıkları fıkraların, hükümet hakkında yaptıkları alaylı yorumların birden kesilmesiyle ölü bir sessizliğe bürünmüş, evde tek başına kalan küçük bir çocuk gibi kendini güvensiz ve korkmuş hissediyor gibi görünüyordu. Binanın ikinci katında bulunan başmüfettişin dar, pencereleri açık olmasına rağmen içeridekilerin terlediği ve boğuluyormuş hissine kapıldıkları ofisinde de işte bu ölü sessizlik vardı. Odada; odanın ortasında duran ahşap bir masa, hemen önünde karşı karşıya gelecek şekilde konmuş olan ve orta yaşlı iki polisin ciddi yüzlerle hiç konuşmadan oturduğu iki beyaz iskemle, masanın arkasında, üzerinde arada bir önündeki kağıda bakıp yüzünü buruşturan ve yerinde huzursuzca kımıldayarak gıcırtı çıkaran başmüfettişin oturduğu siyah bir deri koltuk, onun arkasında da içerisinde bir takım belgelerin, kitapların, gazetelerin, üzerine notlar karalanmış kağıtların birbiriyle iç içe geçtiği görülen ve masaya paralel konmuş olan pencereli büyük bir dolap vardı. Başmüfettiş Lear Faust, dirseklerini dayadığı masadaki iri ellerini, hamur yoğurduktan sonra bulaşmasın diye elini havada tutan biri gibi iki yana açmış, endişeli gözlerle önündeki kağıtta yazanları tekrar tekrar okuyor, okuduklarını ezberlemeye çalışıyormuş gibi ara sıra dönüp bir iki kelimeye bakıyor ve ince dudaklarını oynatarak sessizce içinden tekrarlıyordu. Geniş ve dolgun yüzünde tedirgin bir ifade vardı. Ağarmaya başlamış gür kaşlarını çatmış, oval gözlüklerinin arkasındaki siyah gözlerini bir kağıtta, bir odadaki tozlu eşyalarda ve bir de ellerini yumruk yapıp arkasına yaslanarak; önünde heykel gibi kıpırdamadan duran, omuzlarını çökmüş ve gözlerini birbirinin ayaklarına sabitlemiş iki kıdemli poliste hızlı hızlı gezdiriyor, sonra dirseklerini ve ellerini yine aynı şekilde masaya koyarak arkasına yaslanmadan önceki pozuna geri dönüyordu.
Önünde oturan polislerin ikisi de lacivert üniformalarının düğmelerini çözmüş, damarlı, ince elleriyle şapkalarını sıkıca tutuyor, üst kısmı üçgen şeklinde terlemiş atletlerinin arkasındaki kuvvetli göğüsleri duydukları endişe nedeniyle hafifçe sarsılarak hızlı hızlı inip kalkıyor ve sakalsız, buruşuk yüzlerindeki kocaman açılmış gözlerini birbirlerinin sivri uçlu ayakkabılarına dikmiş bir halde hiç hareket etmeden duruyorlardı. Lear Faust'un ofisindeki bu tekinsiz sessizlik, kapının ardındaki uzun koridordan gittikçe yaklaşan ayak sesleriyle bir hareketlilik gösterek bozuldu. Üçü de yerinde kımıldandı ve kapıya doğru dönerek beklemeye başladılar. Başmüfettiş yüksek sesle:
- Sonunda geldi, dedi ve bunu der demez kapı iki defa tıklandı.
- Gir!
Yavaşça, gıcırdatarak açtığı kapıyı yine acele etmeden kapayan Dewitt Oliver, güneşin tepeye çıktığı bu vakitte şaşılacak bir şekilde terlememişti, (her ne kadar bağcıkları yamuk bağlanmışsa da) boyalı ayakkabıları, siyah bir kemer geçirilmiş ütülü kahverengi pantolonu, beyaz gömleği ve üzerindeki çizgili kravatıyla, taramasa da bozulmayan düz sarı saçlarıyla ve dik duruşuyla tam bir beyefendi gibi görünüyordu. Odadaki diğer üç adamın kendisine korkuyla baktığını fark edince, önce kaşlarını çatıp dalgın gözlerle onları birkaç defa süzerek bakışlarından bir anlam çıkartmaya çalıştı, ama neden sonra birden aklına o korkunç olay geldi ve yüzündeki ciddi ifade hüzünlü bir hal aldı: "Münih'teki hayvanat bahçesi katliamı."
Lear Faust, genç dedektif geç kaldığı için tam özür dileyecekken sözünü bölerek:
- Ziyanı yok, dedi. Sonra polislerden ona göre sağda oturanın oradan kalkmasını ve kantinden herkese buzlu limonata getirmesini emretti. Dewitt, tanımadığı kırklı yaşlarında olduklarını tahmin ettiği bu iki polise hızlıca göz gezdirdi ve; "Belli ki bu ikisi o cehennemi yakından görmüş," diye düşündü. "Acaba bu gerçekten bir cinayet mi? Yoksa sadece orada çalışan herhangi birinin aptallığından kaynaklanan bir kaza mı? Bunu göreceğiz...". Ardından boşalan beyaz iskemleyi kendine çekip Lear Faust'a çevirerek oturdu. Başmüfettiş ona masada duran kağıdı uzattı ve; sanki acı gerçekle bir an önce yüzleşmesini, ağlayacaksa hemen ağlayıp bu işi kısa tutmasını istiyormuş gibi ona ölenlerin arasındaki kardeşinin adını gösterdi; ancak
- 10 -
dedektifin gözlerine yakından bakınca onun çoktan içini dökmüş olduğuna ve yükünün hafiflediğine kanaat getirince beklentisi boşa çıktığı için geriye yaslanıp gözünü ondan ayırmadan dedektifin kağıtta yazanları okumasını bekledi. Okumayı bitirdiği vakit ona, sadece kendisinin bildiği bir takım detayları ve rapor hakkındaki düşüncelerini açıklayacaktı. Kağıtta şunlar yazıyordu:
"23 Kasım 1994, Münih,
Başmüfettiş Lear Faust,
Kısa tutacağım.
Olay Özeti; 22 Kasım 1994 tarihinde, dün, yani pazartesi günü saat 11:53'te, Münih'teki Vahşi Doğa Hayvanat Bahçesi'nde, güney aslanlarının bulunduğu tarafta bilinmeyen nedenlerden ötürü, aslanların kafeslerinden çıkmasıyla bir katliam oldu. Ölenlerin ve yaralananların hepsi de Koblenz'deki Verner Tobias Lisesi'nin 10/C sınıfı öğrencileri. Yaralılar hariç aralarından sadece biri sağ çıkmış; Brendis Wolf. Şüpheliler bu çocuktan başka; Vahşi Doğa Hayvanat Bahçesi'nde görevli memur olan "Fred Ritter" , "Elvy Simon" ve hayvanat bahçesinin müdürü "Hugo Beltz" tir. Bu dördünün genel ifadelerini aldık ve size edindiğimiz bilgileri telefonda söyledik. Neyse kısa tutacağım dedim ama uzattıkça uzatıyorum. İşte şu dördünü size gönderiyoruz, onları bir güzel sorgulayın. Ha, bu arada şu hayatta kalan öğrenci "Brendis Wolf" u serbest bıraktık ama kendisi görgü tanığı olarak bilgi vermek istediğini söyledi. Onu da sorgulayın. Ah, neyse işte öyle. Cinayet mağdurları sizin şehirden buradaki o güzelim hayvanat bahçesine gezi yapmak için gelmişler ve aslanlar onları ham yapmış. İşin özü bu. Mağdurlar sizin kentten olduğu için oradaki yakınlarını, tanıdıklarını falan sorgulamak ta size düşüyor. Kısaca bu dava (şimdilik) sizin...
Ölü sayısı: 14. Yaralı sayısı: 2. Şüpheliler: 3. Sertbest bırakılan: 1. Görgü tanığı: 1.
 İsimler aşağıda belirtildiği gibidir:
Ölüler:
Elica Sander (öğretmenleri), Galiana Hase, Chriselda Dreyer, Amery Best, Godfrey Ludwig, Hartmann Freud, Henny Carl (yazık olmuş), Kaiser Leitner, Jadriga Engel, Fernando Zimmerman (bu arada bu Zimmerman, Brendis Wolf'un kuzeni), Karlin Oliver, Falk Stain, Clovis Adler ve Drogo Baumann.
Yaralılar:
Edwyn Winter ve Wilma Kraus.
Gözaltına alınanlar:
Fred Ritter, Elvy Simon, Hugo Beltz ve Brendis Wolf.
Serbest bırakılanlar:
Brendis Wolf.
Görgü tanıkları:
Brendis Wolf, bir de iki polis... neydi adları... neyse önemli değil.
İmza:
(Münih Emniyet Müdürü)
Zigmund Gross
Not: 2 hafta süreniz var!..."
- 11 -
Genç dedektif yüzünde büyük bir öfke ve tiksinti ifadesiyle kağıdı başmüfettişe uzattı, elini huzursuzlukla ensesinde gezdirdi, Lear Faust'a dönerek gözlüklerinin arkasında aynı hisleri paylaştığını belli eden o koyu gözleriyle kendisine baktığını gördü; birden onun ciddi bir ifade taşıyan yüzünün öfkeyle buruşması, daha önce içinden söylediği hakaretleri yüksek sesle, bir bir sıralaması Dewitt'in de, yanında duran polisin de aynı anda irkilmesine yol açtı.
- Bu şerefsiz de kendine müdür mü diyor! Tam bir budala! diye bağırıyordu. Beş yaşındaki çocuktan farkı yok. Ah, bu sulu tavrı benim yanımda takınsaydı keşke. İşte o zaman onu kimse elimden alamazdı!
Bağrışmalar kesilince içeriye, az önce limonata almak için giden ve elinde, üzerinde içi çay dolu cam bardaklar bulunan kahverengi bir tepsiyi titretek tutan, kırışıklarla süslü yüzünde; karanlık korkusu olan bir çocuğun karanlık bir odaya zorla sokulmuş ta arkasından kapı kilitlenmiş, uzun süre orada kaldıktan sonra kilit açılıp dışarıya çıkınca da hayatta en büyük korkusuyla yüzleşmiş bir halde; yaşadığı korkunç deneyimin ardından görülen o dehşetin iziyle, üniformasının önü açık olan kıdemli polis girdi ve herkes dönüp ona baktı.
***
Dar odaya, herkesin (kısa bir süreliğine de olsa) rahatlamasına sebep olan tatlı bir esinti dolmuştu. Dewitt, kağıdı incelemek için bir daha almış, tıpkı başmüfettiş gibi üzerinde yazanları; isimleri, tarihleri ve olayları tekrar tekrar okuyor, bir nevi ezberlemeye çalışıyordu. Yanındaki polis az önceki patlamadan sonra o eski korku dolu ifadesine geri dönmüş, sanki kendi kendini korkutmak için aklına korkunç şeyler getiriyormuş gibi onları hatırladıkça gözleri daha çok açılıyor, yerinde daha huzursuzca kıpırdıyor, oda ona çok sıcak geldiği için ara sıra yüzünde boncuk boncuk biriken terleri silip atletini çekiştiriyordu. Başmüfettiş öfkesi geçmiş, düşüncelere dalmış bir halde önünde duran ve üzerinde; kenarlarında ve önünde dumanı tüten çay bardaklarından başka bir şey bulunmayan ahşap masaya bakıyor, limonata yerine çay getiren polis ise boşalan tepsiyi koltuğunun altına sıkıştırmış bir halde ayakta dikiliyor, ara sıra çayını yudumluyor, istenilen içeceği (kalmadığı halde) getirmediği ve çay içen bir tek o olduğu için üzüntüyle karışık utanç duyuyordu.
Dewitt kağıdı masaya bıraktı, çayından bir yudum aldı (nedendir bilinmez; ayakta dikilen polis onun da içtiğini görünce yalnız olmadığı için sevinç duydu), sağ dirseğini sol elinin avucuna koydu; sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla çenesini okşamaya, dudağını çekiştirmeye başladı ve kaşlarını çatıp mavi gözlerini başmüfettişe dikerek ona, kendisine telefonda bildirilen detayları öğrenmek istediğini söyledi.
Lear Faust bir an nerede olduğunu unutmuş gibi etrafına bakındı, dedektifin sorusu üzerine iri parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi ve ciddi, kalın bir sesle ona bakmadan:
- Detaylar mı? Hmm, evet. Fazla yok aslında. Göz altına alınanlardan Fred Ritter ve Elvy Simon (bildiğin üzere bunlar orada çalışan görevliler), Brendis Wolf'un ifadesine göre; aslanlar kafeslerinin kapılarından dışarıya fırlayıp öğrencilere ve onların öğretmenlerine saldırdığını görür görmez dışarıya çıkarak kapıyı kilitlemişler. Sonra oradan koşarak uzaklaşmışlar ve ihbarı da çığlıkları duyup oraya gelen yaşlı bir kadın yapmış. İlk ekip gelmiş; Brendis'i ve o iki görevliyi göz altına alıp genel ifadelerini almışlar. Oradaki büroda çalışan aptalları biliyorsun (eliyle kağıdı gösterdi), sırf bu yüzden neler çektiğimi bilemezsin. Şimdi senin (dedektife döndü) saat 11'de (kalın bileğindeki saate baktı; 10:30'u gösteriyordu.) Fred Ritter'ı, Elvy Simon'ı, Brendis Wolf'u ve Hugo Beltz'i sorgulamanı istiyorum. İstediğinden başlayabilirsin. He, bu arada müdürün bu katliamda ne gibi bir parmağı olduğunu mutlaka öğren. Görevlilerin kendi kafalarına göre iş yaptıklarını hiç sanmıyorum; hele ki böyle bir olayda...
Dedektif kollarını birbirine bağladı ve:
- Ben de sizin gibi kaza olmasının düşük bir ihtimal olduğunu düşünüyorum, dedi. Peki niye oradakiler aldıkları ifadeleri ve olay mahallinin fotoğraflarını bize göndermediler? Bunu yapmaları gerekirdi. Bizi istedikleri kadar küçümsesinler, önemli değil ama elde edilen bilgilerin zarara uğraması ya da istibarahatın zayıflığı bize ciddi anlamda zaman kaybettirir ve bu da; eşi görülmemiş böylesine korkunç bir olayın
- 12 -
meçhulünün bulunamamasına neden olabilir. Hele medyanın açgözlülüğünün sonucu olarak katliamın insanlar üzerindeki etkisi büyük oranda artaracak; toplumda korku ve paniğin hakimiyeti sağlanacak. O yüzden katili de bir an önce bulmak lazım. Bunun ne kadar önemli olduğunun farkında değiller mi? Üstelik iki hafta gibi kısa bir sürede bizden...
Kendisinin de az sonra tıpkı başmüfettiş gibi hakaretler yağdıracağını hissederek, öfkesini kontrol etmek için sustu. Başını öne eğip uzunca iç geçirdi; yanında, ayakta duran ve oturan iki polise soran gözlerle baktı. Yüzlerindeki korkunun biraz dindiğini fark edince merakla:
- Size ne oldu böyle baylar? diye sordu ve ortamı yumuşatmak için alaylı bir tonla; "Savaştan kaçmış gibisiniz." dedi.
Polisler önce birbirlerine baktılar ve gözleriyle durumu kimin açıklayacağına karar verdiler. Ayakta bekleyen polis koltuğunun altındaki tepsiyi masaya, başmüfettişin dirseğinin dibine koydu ve bardağında kalan çayı bir dikişte bitirdikten sonra dedektife dönerek düz bir sesle anlatmaya koyuldu:
- Biz oraya ilk giden ekipteniz dedektif Dewitt. İhbar üzere geldiğimizde aslanlar çocukları parçalıyorlardı ve o... (yüzü birden o eski korkulu haline geri döndü) o çocuk, arkadaşlarının ve öğretmeninin yenilişini öylece izliyordu. Hiçbir şey... hiç ama hiçbir şey hissetmiyordu sanki. Ben bu yaşıma ve tecrübeme rağmen tıpkı küçük bir çocuk gibi korkudan altıma yaparken o...
Bir an durakladı, derin bir nefes aldı. Kalın sesi birden, neredeyse duyulamayacak kadar kısılmış ve yüzü öyle dehşet dolu bir ifade almıştı ki; başmüfettiş te, Dewitt te onu bu halde görünce bilinmez bir şekilde güçlü bir korku duygusuyla ürpermişlerdi. Genç dedektifin yanında oturan polis ise (bu olaydan, herkesten çok onun etkilendiği belli oluyordu) dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini kıpkırmızı olmuş başının arasına alıp yüzünü gergin gergin çekiştirmeye başlamış, onu görmesinler diye başını mümkün olduğunca eğerek dizlerinin arasına yaklaştırmıştı. Yere düşürdüğü şapkasına bakıyor, ama onu göremiyordu. Gördüğü tek şey; zihninden bir türlü silemediği, kendisine aklını oynattıran kişinin, hayvanat bahçesindeki o çocuğun siluetiydi.
Ayakta duran polis kendini zorlayarak o kısılmış sesiyle devam etti:
- Biz çevreyi kuşatıp aslanları infaz etmeye çalışırken o ne yaptı biliyor musunuz? Bir tane aslan, kaçmaya çalışan arkadaşının (lafın gelişi "arkadaş" diyorum, yoksa arkadaş olmadıkları belli) üstüne çıkmış, gözlerinin önünde onu canlı canlı yerken yere çömeldi, yüzünü dikkatle inceledi ve ben silahımı çıkarıp aslanı öldürünce bana dönüp "Katil." dedi.
O bunu söyler söylemez Dewitt'in aklına, küçüklüğünden beri tanıdığı pastane sahibi ihtiyarın torununu kurtarmayan o "Şeytan" geldi. Gözleri kocaman açıldı ve vücudunu tuhaf bir ürperiş sardı. Başmüfettiş, polisin zor anlaşılan konuşmasını bitirmesi üzerine dedektife döndü ve:
- Hadi bakalım, dedi. Saat 11 oldu. İş başına!
Dewitt sandalyeyi yerde sürtüp tiz bir ses çıkmasına yol açarak ayağa kalktı, ter içinde kalan polislerin ağır hareketlerle odadan çıkışlarını izledi ve başmüfettişe dönüp:
- Bu beyler beni oraya götürmek için geldiler, değil mi? diye sordu.
Lear, yorgun gözlerle ona bakıp hızlıca başını salladı ve kaşlarını kaldırıp; "Bir de seni olası tehlikelerden korumak için," diye ekledi. Kalın sesinde gizlemeye çalıştığı bir öfke seziliyordu. Onun için; kendisinin, ofisinde o "Budala müdür" den telefon beklemek, beklerken çay içmek ve elde ettiği her tür bilgiyi sanki kendisinden rütbece yüksek birine bildiriyormuş gibi dava için görevlendirdiği dedektiflere bir bir açıklamak zorunda olmaktan daha gurur yaralayıcı bir şey olamazdı. Şeker hastasıydı ve üstelik istediği zaman emekli olabilir, sakin bir hayata kavuşabilir; örneğin eşiyle beraber evinin arka tarafındaki arazide bakımı kolay sebze veya meyvelerden birkaç çeşit ekmek ve onlara her gün bakmak gibi güç istemeyen bir uğraşı edinebilir, mutlu olabilirdi. Ama her ne kadar elden ayaktan düşmüş sayılsa da ömrünü adadığı bu kutsal
- 13 -
mesleği terk etmek, ona göre yaşama amacının yok olması anlamına geliyordu. Ne yani, şimdi tüm o zor davaları çözmek için uykusuz geçirdiği haftaları, zorunda kaldığı için öldürdüğü katillerin kabuslarında intikam almak için kendisine saldırdıklarında yatağından korkuyla fırladığı o sayısız geceyi, hayatlarını kurtardığı insanların hıçkırıklara boğulup ona ömürlerinin sonuna dek kendisine borçlu olduklarını söyledikleri o güzel günleri özlemle anmak için mi yaşamıştı? Yoksa katillerin ve diğer tüm suçluların korkulu rüyası olmak, bu canavarları yeryüzünden temizlemek için mi? Belki şimdi fiziği böyle haraket isteyen işlere pek uygun değildi ancak ona göre; özellikle dedektifliğe yükseldiği andan itibaren bir çok yerde Koblenz'deki suç oranlarını büyük oranda azaltmasıyla tanınan kendisi için bu korkunç dava, iki hafta içinde tecrübeleri sayesinde çiçeği burnunda olan bu yeni dedektifin katili bulmasıyla kısa sürede sonlanacak ve o aşağılık yaratık ta tıpkı tüm diğer katiller gibi kendisine biçilmiş acı sonu tadacaktı. Bundan adı gibi emindi.
İki kıdemli polis, başmüfettişin odasından sonraki ilk ofise geçmişlerdi.
Genç dedektif, kapanan kapıyı açıp boğucu odadan dışarı çıktığında; zihninde birbiri ardına sürüklenen soru dalgalarının etkisiyle, her şeyi bir sıraya koymak için uzun koridorda gördüğü ilk koltuğa oturdu. Başmüfettişin dipteki ofisinden sonra gelen, sağ taraftaki iki odanın arasında; duvara bitişik halde duran, mor, yumuşak bir koltuktu ve Dewitt buna oturur oturmaz bir an şaşkınlıkla yanlış bir şeye oturduğunu sanarak ayağa kalktı. Dönüp bakınca aklından; "Sabahtan beri hep sandalyeye oturursam böyle şaşırırım işte..." diye belirsiz bir düşünce hızla geçip gitti. Tekrar oturdu ve gözlerini karşısındaki beyaz duvarın aşağısına dökülmüş kahve lekesine kilitleyip düşünmeye koyuldu.
"Brendis Wolf, katil profiline uyuyor" diye düşünüyordu. "Kardeşimle aynı sınıfta okuyordu. Onları o hayvanat bahçesine gezi düzenlemeye o ikna etmiş olabilir. Şu ihtiyarın (1. Ubel Caddesi'ndeki pastane sahibini kastetmişti) anlattığı olaya göre bir katilin soğukkanlılığına sahip ve... ve oldukça zeki. Az önceki polisler de onun yüzünden bu kadar korku duyuyorlardı. Şimdi bu ikisine bir de; kendisinin görgü tanığı olarak buraya gelmek istemesini ekleyelim. Öte yandan, üzerindeki şüpheleri kaldırmak için bunu yapmış olamaz; çünkü bunu yapana kadar ihtiyarın torunu Rosalyn'i o düşmeden tutup kurtarır, hayvanat bahçesinde de aslan tarafından parçalanan arkadaşını çömelip sakince izlemek ve polise ne için dediği belli olmayan "Katil." sözünü söylemek yerine oradan korkmuş gibi koşarak kaçardı. Neden buraya geldi peki? Gelmek zorunda değildi. Üstelik kardeşimi ve.. (boğazı düğümlendi, gözlerini kapadı, titreyerek derin bir nefes aldı; sonra yutkunup düşünmeye devam etti) diğer 13 kişiyi öldürdü diyelim. Ya oradan sağ çıkan 2 yaralıya ne demeli? Onları neden öldürmedi? Yoksa onlar da mı tehlikede? Hepsinden önce, madem bu kadar zeki ve soğukkanlı bir katil, neden böylesine zahmetli bir şekilde öldürdü onları? Oysa bunu yapmanın daha basit yollarını bulabilirdi. Eğer katil gerçekten de oysa ya bu hareketi onun çok daha büyük olan planının bir parçası... ya da oradan sadece şans eseri kurtulan masum bir çocuk.
İlk seçenekte; öğretmenine ve tüm sınıf arkadaşlarına karşı (kuzeni Fernando Zimmerman da dahil); onları ancak aslanlara yedirdiği vakit intikamını tam anlamıyla alabileceğini düşünecek kadar büyük bir nefretle dolu biri olması lazım. Hoş, bu da tatmin edici bir cevap değil ya. Neyse, şimdilik böyle diyelim, o zaman; aslan bölümünde sınıfındaki öğrenciler ve öğretmenleri haricinde herhangi bir sivil kalmamasından tut, aslanların kafeslerinin kapılarının açılmasına ve onların üzerine fırlayacakları zaman kendisinin dışarıda bulunmasına kadar her noktası ince ince düşünülmüş dahice bir plan yaptı."
Aklına raporda geçen bir detay geldi: "Güney aslanları... insanlara sadece aç olduklarında saldırırlar. O çocuk buna uygun olarak; (eğer hayvanları vahşileştiren bir çeşit ilaç kullanmamışsa) onları bir şekilde aç bırakmış olabilir. Oradaki görevlileri veya müdürü parayla beslemiş olabilir, onları bir şekilde tehdit ederek bunu yapmaya zorlamış ta olabilir... ve yine birilerini tutarak kalabalığı başka yöne çekebilir. İçeridekilerin dikkatini dağıtacak bir şey bulmuş, bu sırada kafeslerin hepsini aynı anda açmayı başarmış ve görevliler Elvy Simon ve Fred Ritter da plana uygun olarak hemen oradan çıkıp kapıyı kapamış olabilirler. Tabi eğer olay böyle gerçekleştiyse, bir dedektif olarak ben de her an ölebilirim. Fakat burada şu iki soru devreye
- 14 -
giriyor: Tüm bunları yapabilecek imkana sahip biri, neden ayağıma kadar gelmeye zahmet etsin? ...ve madem onları intikam hırsından dolayı öldürdü (gerçi öldürttü demek daha doğru olur), o zaman intikamını almış olmaz ki! Çünkü onları aslanlar yedi, bu şekilde intikamından zevk duymaz. Tatmin olması için tetiği kendi çekmesi gerekiyor. Durum bu diyelim, peki... asıl amacı neydi o zaman?
İkinci seçenekte ise; polisin az önce bana anlattığı olay konusunda... gözünün önünde yenen arkadaşı ona geçmişte zulmetmiştir, ona göre ilahi adalet yerini bulmuş, intikamı iradesi dışında alınmış ve bunu fırsat bilip nefret duyduğu sözde arkadaşının ölümünü zevkle izlemiştir. "Katil." diyerek te bir hayvan olan aslandan daha aşağı seviyede gördüğü hasmını kurtarmak için onu yemekte olan aslanı öldüren polise; "Katil! Hayvanın bir canı var, sana bu canı alma hakkını veren kim?" demek istemiş ve bu sözüyle de onun hayatına bir gram bile değer vermediğini belirtmiş olabilir. Polislerin bu kadar korkması da sözde yaşadıkları korkunç olaylara rağmen böylesine vahşice bir katliam ile daha önce karşılaşmamış olmalarına ve o çocuğun hissettiklerini anlamamalarına bağlanabilir. Eğer durum gerçekten böyleyse, şüpheli olarak geriye müdür ve o iki görevli kalıyor..."
Dewitt Oliver, bunları düşünürken kaşlarını istemsizce çatmış, ellerini dizlerinin üzerinde yumruk yapmış, başını yere eğmiş bir halde oturduğu koltukta geriye doğru kaymıştı ve bunu; boynu eğimden dolayı ağrıdığı zaman fark etmişti. Oturuşunu düzeltip saatine baktı: 11'i çeyrek geçiyordu. Gözlerini kısıp az önce düşündüğü her şeyi unutmak istiyormuş gibi sağ elini bir duman kümesini dağıtıyormuşçasına havada salladı; "Seninki de laf," diye kendi kendine söylendi. "Dedektif değil, tıpkı bir teorisyen gibi konuştun. Sen kalk, başmüfettişin ofisinde mantığınla ahkam kes, şimdi de otur burada elindeki şu bir avuç veriyle sayısız teori üret. Olacak iş değil!"
Dedektif yarı alaylı, yarı acı bir gülümsemeyle ayağa kalktı; açık turuncu rengindeki ahşap kapıların arasından, birbirleriyle eşit mesafelerdeki beyaz çerçeveli camların yerdeki tertemiz, parlak fayanslara; güneşin sabaha göre kısılmış sıcacık ışınlarını taşıdığı, havada gri tozların uçuştuğu ve alt kattan ara sıra yükselen konuşma seslerinin işitildiği tenha koridorda, sağ tarafta bulunan merdivenlere doğru hızlı adımlarla yürüdü.
***
Hackett Hoover, büronun zemin katında ve giriş kısmının tam karşısında bulunan, birbiriyle bitişik, krem rengindeki üçlü plastik sandalyelerden en sağda olanına oturmuş; dizlerinin üzerine koyduğu siyah evrak çantasını kemikli elleriyle tutuyor, bir giriş kapısının biraz uzağındaki uzun cam masanın arkasında bilgisayarlara harıl hurul bir şeyler yazan danışman kadınların, klavyelerin üzerinde tıpkı yakaladığı avını ağıyla çabuk çabuk saran bir örümceğin bacakları gibi hızla hareket eden ellerine bakıyor, bir onların karşısındaki karışık halde duran beyaz sandalyelerin hepsini doldurmuş, aynı acı dolu yüzlerle birbirlerine hüzünlü bakışlar atan, birbirlerinin ellerini, omuzlarını sıkarak teselli etmeye çalışan, çoğu daha otuzlarında olan çiftlere ve onlarla birlikte gelen tek tük yaşlıya bakıyor ve üzülerek hemen gözlerini kaçırıyor, bir de onların; kendilerine acı gerçek henüz bildirilmemiş, geniş koridorda bir kapıya doğru, bir kendisine doğru koşarak yarış yapan, kahkahalar koparıp eğlenen küçük çocuklarına bakıyor, onların bu saflığı ile kardeşlerini aslanlara yedirten katilin korkunç acımasızlığının birbirine aykırılığını düşünüyor, bu da içinde ürpertici bir his uyandırıyordu. Bunun haricinde etrafta; elinde kağıtlarla, oradan oraya aceleyle koşuşturan, daha çok koridorun sol tarafındaki odalara girip çıkan, bazen danışmana gelip soru soran, bazen de dinlenmek için kısa süreliğine uzun masanın kenarına yaslanan ve sonra tekrar işine koyulan lacivert üniformalı polis memurları görülüyordu. Hackett bunların hepsinin neden bu kadar meşgul olduğunu iyi biliyordu. Sabah kahvaltısının ardından gazetede okuduğu ve okur okumaz da yüzünü buruşturduğu şu haber vardı:
"Münih Emniyet Müdürü Zigmund Gross, katliamın sorumlusu olan katili bulması için görevlendirdiği Koblenz Cinayet Büro Amirliği'nin başmüfettişi Lear Faust'a tam iki hafta mühlet verdi. Yaptığı basın toplantısında Sayın Zigmund, bu süre zarfında katili yakalayamadıkları takdirde hem kendilerine cezai işlem uygulanacağını, hem de davayı bizzat kendisi ele alacağını bildirdi."
- 15 -
Hackett'ın; uçlarına doğru makarna gibi kıvrılan uzun, simsiyah saçlarının çevrelediği güzel yüzünde derin bir üzüntü okunuyor, siyah takım elbiseyle kaplı büzülmüş, hareketsizce duran vücudunda da tıpkı infaz edilmeyi bekleyen bir mahkumda olduğu gibi; az sonra yaşayacağı büyük felaketi bekleyişinden doğan müthiş bir korku ve tedirginlik seziliyordu. Kendisi bir özel dedektifti. Hayvanat bahçesinden yaralı olarak kurtulan Edwyn Winter'ın annesi Jarvinia Winter, katilin Brendis Wolf olduğuna kesin bir kararlılıkla inandığı ve Hackett'ı, özellikle onun peşini bırakmaması, daima onu gözetlemesi, onu hapse tıkacak deliller bulması, bu konuda hem Dewitt'e yardım etmesi, hem de bürodaki "Beceriksiz" lerin iki hafta gibi kısa bir sürede bunu başaramayacağını düşündüğü için tutmuştu. Hackett başmüfettişten bu zavallı ailelerin ifadelerini almak için izin almış, ancak şüpheli listesinden çıktığı için Brendis'i sorgulayamayacağını (zaten onu sadece gözetleyecekti) öğrenmişti. Buraya hem bunun için, hem de arkadaşı Dewitt'le konuşmak, onunla bilgi paylaşımı yapmak ve ona acısını paylaştığını belirten teselli edici sözler söylemek için gelmişti.
Ailelerden oluşan ufak kalabalıktan; "Çocuklaaar, yeter artık. Uslu uslu oturun şuraya bakayım!" diyen, sanki ağzında sürekli su bulunan ve onunla gargara yaparak konuşan yaşlı bir adamın boğazdan gelen gür, hırıltılı sesi duyuldu. Çocuklar koşmayı bıraktı; yanakları kızarmış, terden sırılsıklam olmuş bir halde anne babalarının yanına döndüler. Kimileri hemen gidip, yerinden su iç içmek veya lavaboya gitmek için kalkan birinin boşalan sandalyesine oturdu ve derin derin nefesler alıp vererek duvarın üst köşesinde asılı duran küp şeklindeki gri televizyonu izlemeye koyuldu, kimileri de ufak başını kaldırıp acıklı yüzlerini annelerinin ağlamaktan kızarmış gözlerine çevirdiler, incecik sesleriyle hep bir ağızdan eve gitmek istediklerini, buranın çok sıcak olduğunu, çok sıkıldıklarını söylediler ve eğer eve giderlerse karşılığında yapacakları şeyleri bir bir sıralamaya başladılar. Anneleri onları kararlı ve ciddi bir tavırla reddedince de; (hatta bazıları çocuklarını azarlayarak ağlamalarına sebep oldu) çocuklar kendilerini mümkün olduğunca acındırararak, sözlerini onlar ikna olana dek ısrarla tekrarlamaya devam ettiler.
Televizyonda; ağzını ağır ağır hareket ettirerek başkent Berlin'in genel ekonomik durumundan bahseden, mavi çizgili gömlek giymiş kel bir adamın, karşısındaki kendisine yorgun gözlerle bakan kadın sunucunun söylediği her cümleden sonra başını sallamasına müsaade ettiği ve ara sıra sözünü birden kesip tıpkı bir robot gibi düzgün ve yavaş hareketlerle kahvesini yudumladığı, ardından konuşmasına kaldığı yerden devam ettiği ve bu döngüyü sürekli tekrarladığı bir devlet kanalı açıktı. Çocuklar, bir süre sonra annelerinin bu kararlı tavırları karşısında pes ettiler ve onlar da bu tuhaf kel adamı izleyen arkadaşlarına katıldılar.
Hackett tüm bunları izlerken; sağ tarafından önce bir anahtar, ardından bir kapı sesi duydu. Dönüp o tarafa baktı ve merdivenden yukarıya çıkan bir polis ile merdivenin son bulduğu yerde, sağ tarafta; sarışın bir adamın açtığı kapıdan ağır ağır içeriye girdiğini ve bir başka polisin de nöbet tutmak için arkasından o kapıya doğru koştuğunu gördü. "Bu Dewitt mi acaba?" diye düşündü. Kendisinden bir hayli uzakta olduğu için tam seçemiyordu:
- Dewitt! diye bağırdı.
Danışmanlar ve bazı polisler hariç herkes irkilerek ona baktı. Hackett ayağa kalktı, çantasını sol eline alarak gözüne düşen bir tutam saçı düzeltti ve sarışın adamın kendisini duymadığını fark edince tiz bir sesle tekrar bağırdı:
- Hey, Dewitt! Baksana buraya!
***
Genç dedektif, sorgulamaya hayvanat bahçesinin müdürü olan Hugo Beltz ile başlamaya karar vermişti. Kare şeklinde, demirden yapılmış tertemiz, parlak bir masa ve iki tarafında karşılıklı olarak duran beyaz, uzun arkalıklı sandalyelerin dışında odada hiç eşya yoktu. Sadece odanın ortasındaki demir masanın çaprazında, kapının ise tam karşısında yer alan kirli, küçük bir pencere vardı. Dewitt kapıyı kapayıp, cama yakın tarafta oturan Hugo Beltz'in şişman vücudunu, ondan beklenmeyecek bir çeviklikle kendisine çevirdiği sırada; sırası gelen nöbetçi polisin hızlıca yükselerek kapının arkasında kesilen ayak seslerini, kapıyı sürgülediğini ve ardından adının çağrıldığını işitti.
- 16 -
Vahşi Doğa Hayvanat Bahçesi'nin müdürünün ona büyük bir bıkkınlıkla baktığı bakışında: "Eh, ne yapalım... hadi sen git. Bir şey olmaz, her zaman beklediğim gibi şimdi de beklerim..." ifadesi okunuyordu. Ama dedektif, kendisini çağıran sesin sahibini tanıyarak; "Of Hackett, buraya geleceğini neden daha önceden haber vermedin?" diye içinden söylendi ve gök mavisi gözlerini ondan ayırmadan ağır ağır masaya yaklaştı, boş sandalyeyi çekti ve oturdu.
Hugo, kocaman ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, gözlerini kısmış bir halde, karşısındaki dedektife aynı sıkıntıdan bunalmış ifadeyle bakmaya devam ediyordu. Kısa saçlı, tombul yüzlüydü ve boynunda kat kat et birikmişti. Burnu, ağzı, gözleri çok küçük ve birbirine çok yakın, çıkık alnı devasa boyuttaydı; çenesi ise yağ tabakasının içinden küçük, yuvarlak bir tepecik halinde yükseliyordu. Dewitt onun orta yaşlarda olduğunu tahmin etti. Beyaz gömleğinin üzerine giydiği gri ceketi ona küçük geldiği için omuzlarında iki sivri tepe oluşmuştu ve çıplak bileklerinden başlayarak kolunun gerisine doğru git gide gürleşen siyah kıllar görülüyordu. Dedektif odanın havasız ya da sıcak olduğu ile ilgili belirsiz bir şeyler mırıldandı, ayağa kalktı, Hugo Beltz'in arkasına geçip pencereyi açtı ve çabucak dönüp yerine oturdu.
Az önce merdivende karşılaştığı polisin kendisine verdiği, Hugo Beltz'in tertemiz ve sıcacık kağıtlarla kaplı dosyasını masaya koydu ve sadece kendisinin görebileceği bir şekilde tutarak incelemeye başladı. Ama bu sıcak kağıtlardaki ufak yazılar bir özgeçmişten ibaretti. Sicili temizdi.
Zaman kazanmak için, sanki incelemeye devam ediyormuş gibi dosyaya göz gezdirmeye devam ederek: "Basit bir yöntem ama," diye düşündü. "İlk olarak aptalı oynamalıyım. Önce onu bir güzel sinirlendirmeli...  kontrolünü mümkün olduğunca kaybettirmeli... böylelikle; benden üstün bir varlık olduğunu gösterme arzusuyla yanıp tutuşacak kadar öfkelendiği zaman; kibiri ön plana çıkacak ve farkında olmadan hata üstüne hata yapacak bir tutum sergileyecek. Tabi, yapmaya çalıştığım şeyi kısa sürede fark edebilir. Ne yapalım... o zaman karşımdaki bu tulumba yığını, beni uğraştıracak demektir."
Dosyayı kapayıp masanın kenarına koydu, cebinden sabah yanına aldığı mavi bir not defteri ve siyah bir tükenmez kalem çıkardı. Not defterinin kapağını açtı, kalemin arkasına bastırıp orta ve işaret parmaklarının arasında tutarak Hugo'ya döndü:
- Öncelikle bana olayın meydana geldiği tarih ve saati söyler misiniz?
Hugo hatırlamaya çalışıyormuş gibi gözlerini kısıp sıkıca kenetlediği iri ellerine baktı. Sanki bu hareketiyle; "Biraz da sen bekle bakalım..." demek istiyordu. Uzun bir bekleyişin ardından ancak bir çocuktan duyulabilecek kadar tiz bir sesle:
-  Dün, yani 22 Kasım 1994 tarihinde, saat 11:53'te, dedi ve sonra küçümseyici bir tavırla; "Raporda da belirtildiği gibi." diye ekledi.
Dedektif sahte bir şaşkınlıkla:
- Raporu ne zaman okudunuz? diye sordu.
- Polisleri oraya çağıran, onlara ilk ifade veren bendim.
Genç dedektif kaşlarını "Öyle mi?" diye sorar gibi kaldırdı ve:
- Duyduğuma göre ihbarı yapan yaşlı bir kadınmış, peki buna ne diyorsunuz? dedi.
- Aynı anda birden fazla kişi ihbar edebilir.
- Ancak şunu belirtmekte yarar görüyorum sayın Hugo; yaşlı kadın oraya çığlıkları duyduğu için gelmiş... yoksa siz de mi duydunuz?
Hayvanat bahçesinin müdürü derin bir iç çekti, gözlerini uykusu gelmiş gibi yavaşça kapadı ve uzun bir süre bu halde kaldı. Dedektif onun her hareketini büyük bir dikkatle izliyor, aynı zamanda not defterine (sanki gerçekten not alıyormuş gibi) bir şeyler karalıyor, yüzüne olabildiğince saf bir ifade vermeye çalışarak ve eşit zaman aralıklarıyla soru sormaya özen göstererek sorgusuna devam ediyordu.
- 17 -
Hugo Beltz, gördüğü kabusta bir adamın kendisine tam bıçak saplayacakken uyanan biri gibi birden ürpererek sıçradı; ellerini çözüp masanın kenarını tuttu, dehşetle açılmış gözlerini dedektife dikti ve hafifçe aralanmış ince dudaklarının arasından hızlı hızlı soluk alıp vermeye başladı. Dewitt irkilerek sırtını geriye, sandalyesinin uzun arkalığına yapıştırdı. Korkuyla gerdiği yüzündeki gözleri kocaman açılmış, vücudu kaskatı kesilmişti. Ancak bu sadece birkaç saniye sürdü. Hugo gözlerini kıstı, sıcaktan kızarmış yanaklarının fırlayacakmış gibi şişmesine yol açan sinsice bir gülümsemeyle dedektife baktı ve kocaman ellerini tekrar masanın ortasında kenetledi. Dedektif doğruldu ve derin bir nefes alarak gücünü topladı. Ne gariptir ki onun da ağzında bir tebessüm belirmişti; ama kısa süren ve yerini öfkeye bırakan bir tebessüm.
Dewitt onun küçümsemeyle bakan dolgun yüzüne, insanı ürkütecek kadar büyük olan ellerine ve geriye doğru yayılan kısa, kumral saçlarına baktı. Tüm bunlarda şimdi karanlık bir anlam görüyordu; o da kötü bir ruhun vücut bulmuş hali olmasıydı.
Hugo kendisine dikilen öfke ve merak karışımı gözleri görünce daha da büyüyen bir gülümsemeyle:
- Burada duralım lütfen, dedi. Neden bu aptal oyunu oynuyoruz ki sanki? Şunun şurasında iki hafta süreniz var ve bu sürede bırakın delil bulmayı, ufacık bir iz bile bulamazsınız. Sırf siz değil, kimse bulamaz. (Beyaz dişlerinin uçları görünecek kadar güldü) Ben de avukatımın mahkemede kurduğu bir iki güzel cümleyle serbest kalırım, olur biter...
Dedektif hiç hareket etmeden ve aynı ifadeyle konuşmadan öylece ona bakıyordu. Hugo çocuk sesiyle konuşmaya devam etti:
- Biliyorum daha gençsiniz, heyecanlısınız, fark yaratabileceğinizi falan düşünüyorsunuz. Ama işlerin nasıl yürüdüğüne dair hiçbir fikriniz yok ve bu da bende size karşı bir acıma duygusu uyandırıyor bay... (sesinde; dedektifin adını öğrenmek istediğini belirten bir tonlamayla durmuştu, öğrenince devam etti) ... Dewitt Oliver.
Sonra kısık gözleri birden açıldı, yüzü şaşkın bir ifadeye büründü, başını yavaşça kaldırıp sırtını dikleştirdi ve şaşırdığı için daha da incelen sesiyle:
- Aa... anlıyorum! dedi. "Demek siz onun kardeşisiniz."
Dewitt birden, tüm vücudunu saran korku dolu bir ürperişle kaşlarını çattı. Çoktandır duyduğu şüphe zihninde şimdi; tıpkı gece vakti bir katil balinanın, siyah, geniş burnuyla; denizden beklenmedik bir anda aniden ortaya çıktığı gibi yüzeye çıkmış, bulanıklıktan kurtulup ay ışığında parlayan net bir gerçeğe dönüşmüştü. Bunun sebebi ne mantık çerçevesinde kurduğu bağlantılardı, ne de bu adamın hareketlerinin üzerinde bıraktığı izlenimdi. Ruhunu tüm varlığıyla çevreleyen daha başka, korkunç ve apaçık bir şeydi. Bu insanın duyduğu; tıpkı denizin en derinlerinde sessizce bekleyen bir balinanın ancak vücudu tamamen suyla dolduğu vakit yüzeye çıkması gibi, zamanı geldiğinde karşı konulmaz bir zorunlulukla ortaya çıkarak kendini gösteren ve bu yolla inkar edilmesini imkansız hale getiren, büyük, güçlü histi.
Korkusunun yerini hüzün aldı; gözleri doldu, zayıf yanaklarından birkaç damla süzüldü, dudaklarının kenarına geldiğinde sağ eliyle sildi. Ama kendini kaybetmekten korkarak, hemen soğukkanlı bir tavır takınmaya çalıştı ve hafif titreyen bir sesle:
- Kimden bahsediyorsunuz? diye sordu.
Hugo eskisinden daha canlı bir halde, heyecan içinde:
- Karlin'den. Evet, evet. Siz onun kardeşisiniz. Gerçi onun kadar sevimli değilsiniz. (güldü) Ama... Bak şu işe! Peki ama neden bu davayı siz aldınız ki?
Dewitt duygularını bastırmaya çalışarak, artık kibarlıktan çıkıp sert bir tavırla:
- Onu nereden tanıyorsun? diye sordu.
Hayvanat bahçesinin müdürü hızlı hızlı konuşmaya devam etti:
- 18 -
- İşte bu... çok ilginç. Ama neden? İntikam mı istiyorsunuz yoksa? Bu haldeyken ne yapabilirsiniz ki? Zayıf olduğunuzu siz de biliyorsunuz. Adli tıp raporunda baştan aşağı kana bulanmış, parçalanmış kardeşinizi gördüğünüzde intihar etmek için boynunuza halat geçirmeyecek misiniz? Hayır, bilmemezlikten gelemezsiniz. Sizde güç var mı? Yok tabii ki. Siz zayıfsınız...
Dewitt öfkelenmeye başlamıştı:
- Kes sesini.
- ... hatta o kadar zayıfsınız ki kardeşinizin ölü bir halde yatan fotoğrafını görmek bile, delirmeniz için yeter...
- Hayır, aksine onu öldüren canav...
- ... o hayat dolu, bir zamanlar kuş gibi cıvıl cıvıl ötüp etrafa neşe saçan Karlin'in fotoğrafı...
- Onu görmek bana...
- ... herkesin iyiliğini isteyen, yardımsever, melek ruhlu Karlin'in fotoğrafı...
- ... güç verir.
- ... abisini her şeyden çok seven, her sözüne neşeyle gülen Karlin'in fotoğrafı!
Hugo Beltz, duyduğu müthiş heyecanın etkisiyle iri başparmaklarını hızlı hızlı birbirine vuruyordu. Sonra aniden ayağa kalktı, çevik bir hareketle ceketinin cebinden bir şey çıkardı ve onu; ağlamamak için kendini zorlayan Dewitt'in şiddetle titreyen yüzüne tuttu. Genç dedektif'in gözleri birden sonuna kadar açıldı, titremesi durdu ve tüm vücudu tıpkı önce gerilip, sonra bırakılan bir yay gibi kaskatı kesildi.
Hugo'nun tuttuğu şey; kanı çekilen yüzü solgun, uzun kirpikli gözleri kapalı, hafifçe aralanmış kıvrımlı dudaklarının arasından iki tane büyük ön diş ve zayıf yanaklarında birbirine karışmış birçok gözyaşı izi olan, ince boynunun sol kısmında sivri dişler geçirildiği anlaşılan üç delik bulunan ve oradan, sanki kırmızı renkte üç ince parmak bastırıyormuş gibi görünen kanın boşalarak yuvarlak başını büyük, yuvarlak bir halka içine aldığı ve tıpkı boyaya batırılmış bir fırça gibi ucu kana bulanmış, başından sola sarkan toplu, sarı saçları olan ölü bir kızın fotoğrafıydı.
***















- 19 -